Almanya’nın Osmanlı İmparatorluğu‘ndan beri Türkiye ile olan ve yaklaşık 160 yılı bulan ticari, siyasi ve askeri ilişkileri var. Federal Göç Dairesi’de Kürtleri resmi kimlikler üzerinden kayıt ediyor. Almanya’ya gelen Kürtler İran, Suriye, Türkiye, Irak, Rusya ya da Ermenistan kimliğiyle buraya geldiklerinden ötürü kayıtlara bu ülkelerin ismiyle geçiyor. Bu Kürtlere yönelik özel bir politikamı yoksa Federal Göç Dairesi’nin genel yapısından kaynaklı mı bilinmiyor.
Almanya, 26 Kasım 1993 günü PKK’yi yasakladı. PKK Kürdistan coğrafyasında işgalci ve inkarcı devletlere karşı Kürdü özgürleştirme mücadelesini yürütüyor. Bu mücadeleyi verirken dünyanın her tarafına yayılmış olan Kürde ulaşıp onları politik, kültürel, ekonomik ve toplumsal olarak örgütlemeye çalışıyor. ‘Bir hırka, bir lokma’ felsefesi ile hareket eden kadınlı ve erkekli bu insanlar, sokak sokak gezerek ekmek ve su kadar önemli olan örgütlü halk çalışmasını yürütüyorlar.
Almanya’nın her dönem geçerli olan temel bir Kürt politikası yok. Kendi içerisinde hem tutarlı hem de tutarsız diye ifade edebileceğimiz bir politikayı sürdürüyor. Örneğin Başurê Kurdistan’da bir yanda Askeri ve ekonomik olarak Kürtleri desteklerken öte tarafta da Kürtlerin bağımsızlığını bölge için bir tehlike olarak görüyor. Almanya’nın ikili politikası kısa süre önce Başbakan Angela Merkel tarafından somut olarak şöyle dile getirildi. “Ben Irak’ın toprak bütünlüğünden yanayım. Bağımsız bir Kürt devleti kurulmasının bölgedeki barışa hizmet edeceğini düşünmüyorum” dedi.
Bu noktada temel belirleyici olan etken Almanya’nın Kürdistan’ı sömüren işgalci güçlerle olan ekonomik ve politik ilişkileridir. O yüzden adı konmuş genel bir Kürt politikası yok. Tabii belirleyici etken sadece sömürgeci güçlerle olan bağlantıları değil. Sömürgeci güçlerin başka devletlerle olan ilişkileride bu noktada belirleyicidir. Mesela Almanya İran Kürtleri ile ilgili bir politik ajanda oluşturduğunda Rusya’nın tutumunu da hesaplar.
Kürtlerin siyasal çalışmalarına yönelik keyfi yasaklama koyan Almanya örgütlü Kürt mücadelesine doğrudan karşıdır. Dört parçaya bülünmüş ve dünyanın değişik bölgelerine sürülmüş olan Kürtlerin elinde kalan tek şey siyasi partilerin yürüttüğü çalışmalar üzerinden bir araya gelmektir. Kürtlerde bunu partiler üzerinden yaptıkları için sömürgeci güçlerin diplomatik engellemeleriyle karşı karşıya kalıyorlar. Başka halk toplulukları Türkler, Acemler, Araplar vb halklar bunu kendi devletlerinde aldıkları destek üzerinden kolayca yapmaktadırlar. Fakat Kürtlerin böyle bir şansları yok. Çünkü sömürgeci devletler Kürtlerin varlığını kendi topraklarında yani Kürdistan’da kabul etmedikleri gibi diasporada da bunu engellemenin tüm yollarını deniyorlar. Kürtlerin devletleri yok, tam tersi karşıt olan sömürgecileri var ve Kürtlerin örgütlülük girişimini engellemek devletler arası ilişkilerde çok fazla zor görünmüyor. Türkiye, İran, Irak ve Suriye gibi sömürgeci devletler göçmen Kürtlerin yaşadığı devletlerde anti propaganda ve ‘terörize’ etme mücadelesini hep yürütüyorlar.
Kürtler, göç ettikleri her yerde yasaklanmış olan kimliklerini yeniden yaşatma yönünde ciddi çabalara giriyorlar. Özellikle 1950’li yıllarda ilk geldikleri ülkelerden biri olan Almanya’da kimi sendikal çalışmalara katılmışsa da daha sonra kendilerine ait dernekler etrafında birleşmeye çalışmışlar. Zamanla ulusal derneklerin yanında kültürel ve inançsal kimlikleri olan Êzidî, Alevi ve kendilerine ait camiler oluşturup yeni bir etnik ve dinsel kimlik oluşturma çabasına girmişler. Bu kurumlara Kürtler açısından önem atfedilen şahsiyetlerin isimleri taşıyor. Örneğin Selahaddin Eyyubi, Ehmedê Xanî, Kawa, Şêx Said, Sara, Viyan, Zilan vb. sembol isimler. Dünyada gelişen ulusal hareketlere oranla Kürtlerde ulusal bilinç geç gelişti. Bu durum Kürt göçmenlerin siyasal talepler noktasındaki duruşlarına da yansıyor.
Kürt göçmenlerin siyasal talepleri Almanya’da daha çok kendi kimlik ya da dillerini tanıma eksenli. Bunun yanı sıra Almanya’da geldikleri ülkelerdeki sorunların çözümüne yönelik lobi çalışmaları ya da siyasal aktiviteler de yürütüyorlar. Bu mücadelelerinin sonucu olsa gerek kimi dönemlerde Alman politikacılarda buna göre değişik açıklamalarda bulunmuşlar. Örneğin CDU’lu Heinrich Geissler: “Kürdistan’a özel statü verilmelidir. Böylece Kürtler Türk devletinin yurttaşları olarak kalacak, ama kültür açısından bağımsız yaşayacaklardır. Aksi takdirde, Türkiye’nin Atatürk’ten beri kazandığı savaş, Almanya’da devam edecektir” demiştir. Bu ve benzeri açıklamalar kimi zaman olmuşsa da Almanya açısından Kürtsüzlük politikası değişmedi.
Kürtler ister bağımsızlıkçı, ister demokratik birliktelik politikası yürütsün bu Almanya’nın Kürt politikasızlığını değiştirmiyor. Bu noktada yıllardır demokratik özerklik ve birlikte yaşam politikasını yürüten ve bunu deklere eden Kürdistan Özgürlük Hareketi ve lideri Abdullah Öcalan’a yönelik Almanya’nın diskriminalize etme politikası yumuşamadığı gibi dahada sertleşti.
Almanya’nın Kürtlere yönelik politikası hep negatif olmuştur. Parçalanmış Kürdistan’da egemenlerin Kürtlere yönelik kıyım politikaları görmezden gelinmiş, kimi zaman bu politikalar Almanya hükümetlerince destek görmüştür. Bu konuda oldukça somut örnekler var. Efrîn işgalindeki Alman silahlarının bolca kullanılması ve bu işgal sürecinde Almanya’nın duruma sessiz kalmış olması, DAİŞ’e katılıp şuan Doğu Suriye Özerk yönetiminin elinde olan DAİŞ’lilerin sahiplenilmemesi ve Kürtler muhatap alınmasın diye ordaki yönetimle resmi ilişkiye geçilmemesi. Bu ve benzeri durumlar gösteriyorki Almanya’nın Kürtlere ilişkin bir politikasının oluşması için Kürdistan’ı sömüren bütün devletlerin demokratikleşmesi ve Kürtleri kabul etmesi gerekiyor. Eğer sömürgeci güçler demokratikleşirse o zaman belki Almanya’da Kürtlere karşı demokratikleşir ve örgütlülükleri önünde engel olmaktan çıkar.
Devletler ister demokratik ister antidemokratik davransın Kürtlerin hem Almanya’da hem de göç ettikleri bütün devletlerde kendi demokratik ve örgütlü yapılarını geliştirip daha da göçlendirmeleri gerekiyor. Kürtler farklı partilerde ve sivil toplum örgütlerinde yer alarak özgürlük mücadelesi görünür kılınmalıdır. Kürdistan halklarının tüm ihtiyaçlarına cevap olacak geniş kapsamlı bir bakış açısı ile herkesin kendisini ifade edebileceği alanlar yaratmalıdır. Demokratik meclisler ve dernekler vasıtasıyla örgütlenmiş Kürtler bulundukları her ülkede mutlaka söz hakkına sahip olmalı. Yürütülecek geniş kapsamlı bir mücadele ile politikasız olan bütün devletler de yeni bir konsept ile politika geliştirmek zorunda bırakılmalıdır.