Çetin Altan’dan sonra, şimdi oğulları Ahmet ve Mehmet Altan seçilmiş kurbandı. İki kardeş kurt sürüsü tarafından kuşatılmış yaralı Bizonu andırıyordu. Korkuya kapılan sürünün terk ettiği yaralı Bizon kadar yalnız…
Diri diri betonların arasına gömülmek istenen iki kardeşin, İstanbul Adliyesinin, çıplak duvarlı koridorlarında çekilen fotoğrafı, bu yalnızlığı anlatıyordu.
İyi ki, Kürt kızı Keriman Hanım bu manzarayı görmedi. Kim bilir, ne kadar üzülecekti…
Sanırım babaları yaşasaydı, o kendine has keh keh gülüşüyle, o sözünü tekrarlayacaktı:
“Bu topluma güven olmaz, sen yürü, biz arkandayız derler ama, dönüp baktığında kimseyi göremezsiniz.”
Yaşanmışlıklar toplumların kimliğidir. Türk toplumunun geçmişi, dün tapınırcasına bağlılık gösterilen kişiyi ertesi gün terk etme tarihidir, bir bakıma. Alkışlayıp peşinden koştukları kişiler, ipe giderken de lal, sağır ve dilsizdi Türk toplumu…
Böyle bir toplum bir bilim adamıyla yazara sahip çıkması elbette beklenemezdi.
Evinde istiflediği dolarları amcasının kamyonuyla kaçıran hırsız yerine konarak, evlerinden alınıp götürülürken de dönüp bakmamışlardı. Savcı, onları evlerinden alıp polis nezarethanesine kapatmış, işkencenin tadını çıkarmak istercesine bayram tatiline çıkmıştı.
On gün sonra ilk defa, yargıç önüne çıkıyordu, iki yazar.
İki kardeş, adliye koridorlarındaki yalnızlıklarıyla, babalarının zeka imbiği, öngörü ve kültür birikiminden süzülmüş sözünü doğruluyorlardı.
Uğrunda sağcı kini üstüne sıçrattıkları, toplum tarafından unutulmuşlardı, onlar. İyi zamanların sevenleri, dar günlerinde kaybolmuş, iz bırakmadan yer yüzünden silinmişlerdi.
Ahmet Altan’ın kızı Sanem Altan ve oğlu Kerem Altan, adliyenin ürkütücü koridorlarında, yalnızlık üşümesine tutulmuş gibi birbirine sokulmuş, gözlerini dikmiş aralanacak kapıya bakıyor, göründü-görünecek babaları, amcalarının yolunu gözlüyorlardı.
Ötede Hasan Cemal, yazar Yasemin Çongar ve HDP İstanbul Milletvekili Garo Paylan.
Avukatları saymazsak, Altan kardeşlerin kaderini bekleyenler bu kadardı. Bir de hesaba çekilmek üzere adliyeye gelenlerle, kimi yakınları…
Onun dışında nerede okurları, dinleyenleri diye sormayın…
İki kişiyi yan yana görünce, arada başını uzatan politikacılardan da kimse yoktu. Türk toplumu, korkularına esir düşmüş, can kokusundan sevdiğini terk etmiş, dağılıp kaybolmuştu. Tarihin en acımasız sağcı iktidarın hıncı, kininin gazabına uğramış, insani değerler fedaisi iki kardeş, kuşatma altında, Lazların deyimiyle, tek yalnızdı. Yardım adına uzaktan, gülümseyenleri de yoktu.
Oysa, Altan kardeşler, ülkenin en çok okunan yazarları, ilgiyle dinlenen bilgeleriydi. Okur sayısı ilgi ve sevgi ölçütü ise eğer, Ahmet Altan en çok okunan yazarıydı.
Ancak, dara düştüklerinde iki yalnız insandı, onlar. Acı olan, vandallığa karşı bunca mücadelenin yenilmez şahini olan Kürtler de ortalıkta yoktu.
Sevgili Eren Keskin, bu yüzden “vefa nerede?” diye çığlık çığlığaydı.
Halbuki, Çetin Altan hayatı boyunca, Kürt katilleri rencide edecek tek kelime yazmamış, katilleri onaylamamış başlıca kalemdi. Dahası da vardı: Dedesi Kürtlere zulüm ettiği için, özür dileyen ilk Türktü. Daha sonra Ahmet Altan da babasına katılmıştı. Bu insan duruşun bir başka örneği yoktur, Türk aydınları arasında.
Ahmet Altan’a gelince: O, hayatını değiştiren unutulmaz “Atakürt” yazısının yazarı olmadan önce, Özgür Gündem dinamitlendiğinde, Orhan Pamuk’la birlikte sokağa fırlayan ilklerdendir. Beyoğlu’nda, gazeteyi satarken çekilmiş fotoğrafı, aynı zamanda gazetenin mücadele tarihinde bir enstantanedir.
İstenildiğinde, Kürtlerin televizyonlarına da asla, “hayır” demediler. En önemlisi sloganda Kürt dostu, ama söylemlerinde onları aşağılayan, düşmanlarını çoğaltan da olmadılar.
Onlara diş bileyenlerin düşmanlığı, biraz da bu yüzdendir.
Kürtler, 10 gün sonra mahkemeye çıkarılan iki kardeşe destek için mahkeme binasını doldursalardı bile Mehmet Altan’ın sabaha karşı cezaevine gönderilmesi sonucunu değiştirmeyecekti.
Serbest bırakılan Ahmet Altan da yeminli Ergenekon ırkçıları ve IŞİD milliyetçi-dincilerin “Ahmet Altan neden tutuklanmadı?” haykırışları yine birbirine karışacak, en yükseklerden gelen emir üzerine, mahkeme kararıyla da hapishaneye gönderilecekti.
Ama Kürtler, vefakarlığın huzuru içinde, “bu konuda da direndik” diyebileceklerdi.