Kürtçe "gir", Arapça "tell", Türkçe "höyük" olarak adlandırılan ve daha çok nehir kenarlarında veya su kaynaklarına yakın yerlerde bulunan irili ufaklı tepeler, arkeologlar için çok önemli tarihsel bilgi kaynaklarıdır. Mardin’de Girnavaz, Hatay’da Tell Açana veya Konya’da Çatalhöyük bunlara birer örnek olarak verilebilir. Bizden öncekilerin geride bıraktıkları kalıntı yığınlarından oluşan höyükler, biz insanların bir ürünü olduğu için doğaya karşın yapay, fakat; taşıdıkları taş, kerpiç ve seramik gibi malzemelerin zamanla aşınıp, yuvarlak bir şekil alıp doğayla bütünleştikleri için de doğaldırlar. Ondan dolayıdır ki doğal bir tepe ile bir höyüğü uzaktan bakarak ayırt edebilmek her zaman kolay değildir.

Höyükleri, antik yerleşimleri, kaleleri, kervansarayları, konakları, manastırları, camileri, türbeleri, köprüleri vd., bütün tarihi mekanlar "karakutu"lara benzerler. Nasıl ki uçakların belli rotaları var ise; eski insanların da belli güzergahları vardı ve bunu daha çok coğrafya belirliyordu. Dağlar aşılması zor sınırlar iken; nehirler ve vadileri hem yaşam alanları hem de sarp dağları aşan doğal göç ve ticaret yollarıydı. Eski insanlar yaşadıkları her yerde bu karakutulardan on binlercesini arkalarında bıraktılar. Bazıları parçalanmış, bazıları yanmış ama bazıları bugün ki gibi sapasağlam ve her biri başka bir yaşamın başka bir kültürün yolculuğu kaydetmiş.

"Kültürel miras" veya "Arkeolojik kültür mirası"

İşte bu yukarıda anlatılanlar genel itibariyle "kültürel miras" veya "arkeolojik kültür mirası" olarak tanımlanır ve tüm insanlığa ait korunması gereken ortak bir miras olarak kabul edilir. Bu yüzden uluslararası sözleşmelerle ve kurumlarla (1946 UNESCO, 1964 Venedik, 1965 ICOMOS, 1992 Valletta-Malta) koruma altına alınıp, bilimsel çalışmalarla bilgiye dönüştürülmesi, insanlıkla paylaşılması ve gelecek nesillere aktarılması zorunlu kılınmıştır. Tüm bu sözleşmeler, özellikle sanayi devriminden sonra gelişen doğayı ve çevreye tahakküm altına alabilen dev endüstriyel yatırımlar (Barajlar, kanallar, boru hatları, madenler, otobanlar, sanayi şehirleri vs.) ve tabi ki iki büyük savaşın yıkımdan sonra ortaya çıktığı aşikâr.
Artan hızlı nüfus, kentleşme, getirim ve modern yaşamın sınır tanımaz ihtiyaçları ile bizden öncekilerin mirasının korunması arasındaki dengeyi kurmak bugün birçok gelişmiş ve özellikle gelişmekte olan ülkeler için sorun olmaya devam ediyor. Türkiye Cumhuriyeti ise, adı geçen tüm sözleşmelerle birlikte en son 1999 yılında "Arkeolojik Mirasın Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi’ni (Malta-Valetta) imzalayarak kanun hükmü yapmıştır (1). Fakat bu sözleşmeler kültür varlıklarının devlet ve kişiler tarafından tahribini ve yok edilmesini azaltmamıştır. Zaten kültürel miras koruma politikalarının olmadığı ve var olan birkaç koruma kurulunun atıl kaldığı ülkede, AKP Hükümetiyle birlikte Türkiye’nin her yerinde doğal çevre ve kültür varlıkları açık bir saldırıya uğramış ve geriye dönüşü olmayan müdahalelerle adeta kültürel ve çevresel bir soykırım sürecine girmiştir. Denetleyici güçler ve kurumlar (Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulları gibi) hükümete çalışan birer memura, Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) raporları ise Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na bağlı kurumlarda ve Valilik’lerde birer dilekçeye dönüşmüş durumda.  

Keban, Karakaya, Atatürk, Kargamış ve Ilısu Barajları kurtarma kazıları

Türkiye’de ilk sistemli kurtarma kazıları Keban Baraj Projesi ile gündeme gelmiştir. 1967-1975 yılları arasında İstanbul Üni. Prehistorya kürsüsünden Prof. H. Çambel ve Chicago Üni. Doğu Bilimleri Enstitüsü’nden R. J. Braidwood öncülüğünde ve ODTÜ rektörü Kemal Kurdaş’ın desteğiyle oluşturulan araştırma ekibinin, baraj gölü alanında yaptıkları yüzey araştırmasıyla bölgenin düşünülenin aksine arkeolojik olarak zengin olduğunu rapor edip, sistemli kazıların derhal başlamasını önerirler. Saptanan 63 yerleşimden sadece 19’unda çalışmalar yapılır. Tümüyle kazılan Pulur-Sakyol dışında, aralarında Norşuntepe, Tepecik, Korucu Tepe ve Avşan’ın olduğu 10 yerleşimin ise; sadece yüzde 20’sinde kazılar yapılmış. 8 yerleşimde ise sadece sondaj çalışması yapılmış ve Pertek’te iki camiyle birlikte bir de Roma Köprüsü sökülerek baraj alanı dışına taşınmıştır. İki cami su alanı dışında orijinaline uygun bir şekilde ayağa kaldırılırken, Karamağara Köprüsü ise; Elazığ Müzesi’nde taş yığını olarak hala beklemekte.
Keban Projesinden hemen sonra, bu sefer Karakaya ve Atatürk Barajları, ODTÜ öncülüğünde Aşağı Fırat Projesi adı altında 1975’te başlayan araştırmalarla baraj alanları altında kalacak 600’den fazla yerleşim tespit edilmiş ve sadece 38’inde kazı yapılabilmiştir. Tille, Hassek, Değirmentepe ve Köşkerbaba yerleşimlerinin de bulunduğu 10 merkezde yapılan kazılarda yüzde 30-80’lik bir alan kazılırken; bu oran aralarında Lidar Höyük, Gritille, Pirot Höyük gibi önemli merkezlerin bulunduğu 19 yerleşimde ise yüzde 30’dan daha azdır. Diğer 7 yerleşimde yüzde 5-10’luk bir alan kazılırken; bölgenin en büyük ve bir o kadar önemli merkezlerinden biri olan Samsat (2) ve Tatar Höyük’te ise, kazılabilen alan yüzde 2’nin altındadır. Kazılar dışında baraj alanı içinde kalan bir yazıtın sadece kopyası alınabilmiş ve 3 kale, 1 kervansaray, çok sayıda cami, kiliseler, mezarlıklar, konaklar, köprüler ile 8 tane Roma Dönemi su kemeri kısmen belgelenip su altında bırakılmış.
Yapımı 1996-2001 yılları arasında tamamlanan Birecik Barajı ise kültürel miras katliamına en güzel örnektir. Samosatta’dan sonra Helenistik kültürün Kürdistan’daki en önemli iki merkezi olan Zeugma ve Apemea kentleri Samsat ile aynı kaderi paylamış. Ancak baraj su tutmaya başlandığında nafile bir çaba ile sadece bir grup mozaikler kurtarılabilmiş. İlk Tunç Çağlar’a ait büyük bir mezarlık, Rumkale ve Halfeti kalesi dışında bilmediğimiz birçok yerleşim sular altına gömülmüştür.
Bu katliamdan hemen sonra, GAP kapsamında yapılması planlanmış olan Kargamış ve Ilısu Barajları’nın etki sahasındaki yerleşimlerin kurtarılması için, ODTÜ, Kültür Bakanlığı ve D.S.İ arasında 1998’de imzalanan üçlü protokol ile ODTÜ Tarihi Çevre Araştırmaları ve Değerlendirme Merkezi (TAÇDAM) yönetiminde çalışmalar başlamış. 2002 yılına kadar Kargamış baraj gölü altında kalacak sadece 16 merkezde kazıların yapılabilmesi bile sevindirici olmuştur.  

Ilısu Barajı alanında TAÇDAM tarafından 1998 den beri yapılan yüzey araştırmalarına göre bölgede 237 adet arkeolojik alan saptanmış, sulardan direk etkilenecek 110 yerleşim alanı belirlenmiştir. 2002 yılına kadar TAÇDAM öncülüğünde yürütülen kazılarda anlaşmazlıklar sonucu araştırma projesi durmuş ancak 2005 yılında Müze Müdürlükleri’ne bağlı olarak devam etmiştir. Diğer projeler göre arkeolojik çalışmalar açısından şanslı olan Ilısu Barajı projesi hem bütçesinin büyüklüğü, hem de karşıtı muhalefetin güçlenmesinden dolayı yapımının uzaması araştırmaların uzamasını ve çoğalmasını sağlamıştır. T.C ve İsviçre, Avusturya ve Almanya’dan oluşan İhracatçı Kredi kuruluşları (İKK) ile 2006 yılında imzalanan çevre, kültürel varlıklar ve yeniden yerleşim ile ilgili yapılması gereken faaliyetler ilişkin protokol imzalanmış. Fakat T.C söz konusu faaliyetleri yerine getirmediği için 2009 tarihinde kredi anlaşması tek taraflı fes edilmiştir. Fakat AKP Hükümeti kredi sorunu Akbank ve Garanti bankalarıyla yaptığı kredi anlaşma ile çözmüş ve uluslararası anlaşmalar yok sayarak, ilerleme raporlarına (3) göre şimdiye kadar barajın inşaatının ve kamulaştırma işlemlerinin yüzde 50’sinden fazlasını tamamlamış görünüyor.

Ilısu Barajı kurtarma kazıları ve Dicle Vadisinin arkeolojisi

Yakın bir döneme kadar arkeolojik olarak "Terra incognita - bilinmeyen topraklar" olan Yukarı Dicle Vadisi’nde (4) yapılan kazıların sonuçlarına göre: Alt Paleolitik Çağ’dan günümüze bütün tarihsel dönemleri barındıran zengin veriler sunmuş ve Kuzey Kürdistan’ın kültürel tarihini yeniden tanımlamamıza olanak sağlamıştır.
1960’lı yıllarda kazılan Çayönü, 90’lı yıllarda kazılan ve Batman Barajı altında kalan Hallan Çemi ve yine aynı yıllarda kazılan Silvan yakınlarındaki Demirköy Höyük yerleşimlerinden sonra Dicle Havzası’nın neolitik döneminin ilk evrelerini tamamlayan Kortik Tepe, Hasankeyf Höyük ve Botan nehri üzerindeki Gusir Höyükle birlikte, bölgenin tamamı yerleşik yaşama geçen ilk avcı-toplayıcılara ev sahipliği yaptığı anlaşılıyor. Göbekli Tepe’den bildiğimiz yuvarlak planlı yapılar ve üzerinde çeşitli hayvan kabartmalarının bulunduğu dikilitaş benzerlerinin burada bulunması  basit köy yerleşimlerinin aksine gelişmiş bir yerleşim kültürüne geçmiş fakat aynı zamanda avcı-toplayıcı özelliklerini devam eden, tarımsal  keşiflerle meşgul, göçebe toplukların deneyimlerini barındırıyor. (M.Ö. 10.000-6500) Salat Cami Yanı, Sumaki Höyük, Hakemi Use, Karvelyan gibi diğer neolitik yerleşimlerde ise neolitik dönemin sonraki evrelerine tanıklık ediyoruz. Tarım ve hayvancılığa dayalı yeni bir yaşamın izleri tüm netliğiyle bu yerleşimlerde görünürken, taş evler, taş kaplar yerini; toprak, kerpiç ve seramik kullanımının aldığı Hassuna, Samarra, Halaf adlarını verdiğimiz kültürlere bırakıyor (M.Ö. 6500-4500).
Kenan Tepe ve Salat Tepe’nin erken tabakaları, adını Basra körfezi kıyınsındaki Tell el-Ubaid Höyüğü’nden alan Obeyd kültürünün bölgedeki iki temsilcisi durumunda. Güney Mezopotamya merkezli, aynı zamanda kentleşme devriminin öncü kültürü olarak da tarif edilebilen bu kültürün Fırat ve Dicle Vadileri’nde uzun bir dönem yaşam bulduğunu biliyoruz (M.Ö 5300-3750). Ubeyd ve daha sonra bu kültürün tamamlayıcısı da olarak görülen, ilk kentlilerin dönemi, Uruk döneminin (3700-2900) önemli bir başka temsilcisi de Bitlis Çayı vadisindeki, yeni kazılan Başur Höyük. Özellikle son yıllarda burada ortaya çıkan mezarları ve ölü hediyeleriyle ilk Tunç Çağları’nda (M.Ö 3000-2000) bölgede merkezileşmiş ve kentlileşmiş güçlü lokal kültürlerin var olduğunu artık arkeolojik olarak da kanıtlayabiliyoruz.
Bu yerli güçlerin bölgedeki Salat tepe, Hirbemerdon Tepe, Kavuşan Tepe, Müslüman Tepe, Türbe Höyük ve Gre Amer  yerleşimleriyle birlikte düşünüldüğünde Orta Tunç Çağları’na gelindiğinde (M.Ö. 2000-1500) Mezopotamya’nın büyük kentleriyle ilişki içinde ve kendine özgü ortak bir kültür geliştirdiği anlaşılmaktadır. Bu kültürü oluşturanların Hurriler ve akrabaları Subarrular olduklarını Habur Vadisindeki (bugün Rojava’nın Cezîre Kanton’u sınırları içinde kalıyor) kazılardan ve güney Mezopotamya’lı krallıkların kuzeye yaptıkları seferlerin anlatıldığı yazıtlardan biliyoruz. Nusaybin’in 25 km. güney batısında kalan Tell Mozan’ın Hurrilerin ilk başkenti olan Urkish (5), aynı bölgedeki Tell Brak ise diğer önemli Hurri kenti Nagar (6) olduğu ve M.Ö III. Bin’in ilk çeyreğinden beri buralarda yaşadıklarını ve içinde tapınakların ve sarayların bulunduğu korunaklı kentler kurduklarını biliyoruz.
Bu halklar ilerleyen dönemde Hint-Avrupalı gruplarla birlikte Hitit, Mısır ve Babil Krallıkları’nın arasında batıda Akdeniz kıyıları, doğuda Zagros Dağları, kuzeyde Van gölü ve çevresi, güneyde Suriye’nin ve Irak’ın Kuzey bölgelerini içine alan bir çeşit konfederasyonu andıran Mittani devletini kurup, bu oluşumun merkezinde yer almışlardır. Mitanni’nin başkenti olan Waşşukani ve muhtemelen burada olan arşivlerini henüz bulamadığımız için devletin erken tarihi hala gizemini korumaktadır. Kürdistan kültürel tarihinin bu dönemleri diğer devletlerin arşivlerinden ve az sayıda bulunmuş tabletlerle tamamlanır. Bu kayıp halkaların bulunması için Dicle havzasındaki kazılar önemli rol oynamaktadır. Özellikle 1988-92 yılları arasında kazılan Üçtepe (Kerx) Höyük çalışmaların kaldığı yerden devam etmesi önemlidir. Bölgede çalışma yapan birçok araştırmacı, Mitanni Devleti’nin ikinci başkenti olan Taidu/Tidu’nun burası olma ihtimalinin yüksek olduğu görüşündedir. Hirbemerdon Tepe, Müslüman Tepe, Kavuşan Tepe (7), Botan vadisindeki Türbe Höyük ve Garzan vadisindeki halen kazısı devam eden Gre Amer bölgedeki diğer önemli Mitanni tabakalarına sahip yerleşimleridir.
1998’den şimdiye kadar kazılan ve bölgenin önemli kazılarından biri de Bismil’in Tepe beldesinde bulanan Ziyarettepe’dir. Eskiden Mitanni’ye bağlı bir kent devleti olan Assur’un (Musul’un 60 km güneyinde dicle nehri üzerinde) özellikle ticaret ve tarım kolonileriyle zenginleşip, bağlı bulunduğu Mitanni devleti’ni işgal ettikten sonra M.Ö I.bin de büyük bir imparatorluğa dönüşür. Yeni Assur Dönem’i adını verdiğimiz bu yıllarda Dicle Havzası Assur eyaletlerinden birine dönüşmüştür. Ziyarettepe işte bu eyaletin Tushan adındaki eyalet merkezi’dir. Kapladığı 32 hektar alanıyla bölgenin en büyük şehri. Geniş sur duvarları, anıtsal giriş kapısı, saray ve tapınak ve büyük depo binalarıyla bir krali kent olan Ziyaretepe’nin diğer önemli buluntu grubu bulunan kil tabletlerdir. Üzerinde sarayda çalışan muhtemelen başka ülkelerden getirilmiş çoğu bilmediğimiz dillerde isimlere sahip 60 kadın hizmetçi adının yazılı olduğu tablet büyük ilgi uyandırdı. Aynı şekilde Gre Cano’da bulunan tarımsal ticaretin söz konusu olduğu tabletlerde yerleşimin Orta Assur Dönemi’nde Dunnu-şa-Uzibi isimli bir çiftlik olduğu anlaşılmıştır. Mitanni dönemine ait Akkadça yazılı bir okunabilen tekstil, kamış ve koyun ticaretinden bahseden kırık bir tabletin de Türbe Höyük’te bulunduğunu ekleyebiliriz.
Bu yazı ile Kuzey Kürdistan’da arkeolojik kültürel miras ve barajlarla nasıl yok edildiklerine dair bir özet sunmaya çalıştım. Bu kültürel mirasları korumak ise hepimizin görevi olarak önümüzde duruyor.


ABDULLAH BİLEN


KAYNAKÇA:
1- Sözleşmenim içeriğine ulaşabilirsiniz: http://teftis.kulturturizm.gov.tr/TR,14199/arkeolojik-mirasin-korunmasina-iliskin-avrupa-sozlesmes-.html
2- 2 km çapındaki 50 metre yüksekliğinde, bölgenin en büyük şehirlerinden bir olan Samsat, Neolitik dönemden, Ortaçağ’a kadar sürekli iskan görmüştür. Kommagene Krallığa Krallığı’na başkentlik yapmış olan Samosatta, Roma İmparatorluğu’nun da eyalet merkezi olmuştur. Fakat Atatürk Barajı’nın altında kalmasıyla, bu devasa şehrin Halaf ve Uruk gibi iki önemli dönemde nasıl bir rol oynadığını artık hiç bilemeyeceğiz.
3- http://ilisuprojesi.com/index.php?islem=sayfa&say_id=89
4- Kuzey ve kuzeydoğu kenarında Toroslar, güneyde Mardin-Midyat Eşiği ve batıda Karacadağ ile sınırlanmış ve ortalama yükseltisi 750 metre olan bölge, Diyarbakır Havzası olarak da adlandırılır. (Sözer, A.N., Diyarbakır Havzası, Ankara, 1969).                                                     
 5- Giorgio Buccellati and Marilyn Kelly-Buccellati, "Urkesh: The First Hurrian Capital" The Biblical Archaeologist, Vol. 60, No. 2 (Jun., 1997), pp. 77-96
6- Oates, D., Oates, J., McDonald, H., Excavations at Tell Brak - Vol. 2: Nagar in the Third Millennium BC. London, 2002
7- Kavuşan Höyük’te iki at ve bir köpek mezarının bulunmuş olduğu belirtmekte fayda var. Çünkü, Mısır’ın Mitannilerden hem at hemde savaş arabası istediğini, Mitanilerin atçılıkta bütün Yakındoğu'da itibar sahibi olduğunu ve Mitannili Kukuli’nin at eğitimi üzerine yazdığı Hititçe metinleri biliyoruz. (Mollary, J.P., Hint Avrupalıların İzinde, Ankara 2002, 48)