Hollanda’nın AKP’li bakanlara uyguladığı iniş izni vermeme ve sınır dışı politikası bu ülkenin sadece kendisini bağlayan bir tavır olmasa gerek. Hollanda Avrupa’da yaşan Türkleri ve diğer Müslümanları yaşadıkları ülkelere karşı kışkırtan Tayyip Erdoğan iktidarına karşı Avrupa’da gelişen tepkinin sözcülüğünü yaptı. Merkel yönetiminin de bir süredir Erdoğan’ın Almanya’yı ziyaret etmemesi yönünde Türk makamlarını kapalı kapılar ardında uyardığı biliniyor. Çok açık ki AKP’li iki bakanın başına gelenler Erdoğan açısından, “kızım sana söylüyorum gelinim sen anla” durumudur. Erdoğan Avrupa’ya gitmemesi konusunda kendisinin de uyarıldığına hiç değinmiyor. Ancak sıranın kendisine geldiğini biliyor. Bu durumun farkında olan Erdoğan’ın bu gerilimin tırmanması için özel bir çaba içinde olduğu da ortada.

İki bakanın ardından Binali Yıldırım’ın da Avrupa’da istenmeyen adam haline gelmesi Erdoğan açısından yaklaşmakta olan makus sonun önemli bir habercisi. Danimarka Başbakanı Lars Lökke Rasmussen’in hafta sonu yayınladığı basın bildirisinde yer alan “Normal şartlarda Binali Yıldırım ile Türkiye’deki gelişmeleri tartışmak isterdim. Türkiye’nin Hollanda’ya karşı takındığı tavırdan ayrı bir şekilde bir ziyareti değerlendirmem mümkün olamayacaktır. Bu yüzden Türkiye’den bu ziyareti iptal etmesini istedim” sözleri istenmeyen adam durumunun Erdoğan’a kadar uzandığını gösteriyor.

Gelelim Erdoğan’ın AKP’li bakanların Avrupa’da referandum kampanyası yürütmeleri konusundaki ısrarına. Bu bahiste öncelikle yurt dışında yaşayan TC vatandaşlarının oy kullanmasını düzenleyen yasaya bakmakta yarar var.

Yurtdışında yaşayan seçmenlerin bulundukları ülkede oy kullanabilmelerine olanak sağlayan düzenleme 2012’de yasalaştı. Gelin görün ki seçimlerin temel hükümleri ve seçmen kütükleri hakkındaki kanunun 94. Maddesi’nde bu konuda yapılan değişiklik yurt dışında propaganda yapılamayacağını hükme bağlıyor. Yasanın ilgili bölümü aynen şöyle, “Yurt dışı seçmenler, milletvekili genel seçimi, Cumhurbaşkanı seçimi ve halkoylamasında oy verebilirler. Yurt dışı seçmenler sadece seçime katılan siyasi partilere oy verebilirler. Yurt dışında ve yurt dışı temsilciliklerde seçim propagandası yapılamaz.” Yani Erdoğan bu ısrarı ile AKP’li bakanlar marifetiyle yurtdışında da yasa dışı bir faaliyet yürütüyor.

Hal böyle iken Erdoğan’ın bu konudaki ısrarının esbab-ı mucibesi nedir diye sormadan edemiyor insan. Erdoğan iktidarının Avrupa Birliği kriterlerini uygulayarak varmak istedikleri otoriter sistemi inşa edemeyecekleri çok açık. Yine demokratik bir hukuk devletini güçlendirerek yaptıkları hırsızlığın üstünü örtmeleri de mümkün değil. 

AKP’li yetkililerin bilgisi dahlinde olduğunu açıkladıkları halde Erdoğan’ın 28 Şubat’ta Dolmabahçe’de açıklanan mutabakatı kellem yekün ilan etmesinin izahı da yapılmadı. Ancak kesin olan bir şey varsa o da Erdoğan iktidarının Kuzey Kürdistan’da 18 ay boyunca yürüttüğü katliam ve yıkımın başlangıcı o Dolmabahçe mutabakatının yok sayılması ile başladı. Bu katliam geçtiğimiz hafta Birleşmiş Milletler (BM)’nin raporları ile uluslararası camianın dikkatine de sunuldu. Raporu hazırlayan BM insan hakları komisyonu, “Türkiye’ye Güneydoğu’da son 18 ayda yürütülen askeri operasyonları sırasında yaşanan insan hakları ihlallerinin soruşturulması” çağrısında bulundu. Rapor bu süre zarfında “800’ü güvenlik görevlisi 2 bine yakın insanın hayatını kaybettiği, ciddi insan hakları ihlalleri yaşandığı” gibi çok ciddi belirlemelerde bulunuyor.

Özellikle raporda, bölgede yaşayanların tanıklıkları ile uydu görüntülerine yer verilerek, bölgedeki 30’dan fazla şehirde “ağır silahlarla meskun mahallerin büyük yıkıma uğratıldığı” saptaması önümüzdeki yıllarda kurulacak bir uluslararası ceza mahkemesi açısından ciddi delil niteliği taşıyor. Bu nedenle o bölgede sadece devletlerin ağır silahlar kullandığının altını çizmek gerek. 

Çember daralıyor. Mızrağın çuvala sığmadığının farkında olan Erdoğan Batı demokrasileri ile arasına geniş bir mesafe koymak niyetinde. Bunu yaparken Avrupa’da yaşayan Türk göçmenler ve diğer Müslüman nüfus üzerinden Avrupa devletlerine diplomatik olmayan bir yoldan sopa sallamak istiyor. Kısa bir süre sonra Avrupa Konseyi ile Ankara arasında Türkiye’nin üyeliğinin dondurulması, askıya alınması gibi yaptırımların da yaşanabileceği bir derin krizin patlak vereceği şimdiden görünüyor. Bu Erdoğan iktidarının AİHM kararları konusunda da sorumluluklarını ortadan kaldıracak olan bir gelişme. 15 Temmuz sonrası işlerine son verilen 200 bine yakın kamu personelinin gideceği son adres AİHM olacak. Burada kazanılacak her dava hem ekonomik olarak hem de iktidarın darbe girişimini kendi çıkarı için nasıl bir fırsata çevirdiğinin belgesi olarak tarihe geçecek. İşten çıkarmalarla “darbeci” kadrolarla hesaplaşmadan çok uzun vadede hazineye bir rahatlama sağlayan Erdoğan’ın bu oyununu sürdürebilmesi için daha da içe kapanan bir Türkiye’ye muhtaç olduğu kesin.

16 Nisan anayasa değişiklik referandumu sonrası evet çıkması durumunda Erdoğan’ın AB ile ilişkileri de halk oyuna götürmeyi gündeme getirmesi hiç şaşırtıcı olmaz. Dikkat edilirse Erdoğan idam konusunu da aynı yöntemle sürekli gündemde tutmayı tercih ediyor. Halkı kararlara ortak ediyormuş gibi görünerek tüm özgürlüklerini gasp ediyor. Kendi otoriter rejimini bu yolla ikame etmeye çalışıyor. 

İçerde iflas etmiş politikaların uygulayıcısı, uluslararası alanda bu denli sıkışmış bir otoriterin içerden yükselecek ciddi bir muhalefete dayanabilmesi mümkün değil. Bu yüzden de Erdoğan iktidarı hiç bir dönem sona bu denli yaklaşmamıştı. Referandum sonucu ne olursa olsun tüm muhalif kesimlerin ortak mücadelesi bu iktidarı bu toprakların da istenmeyen adamı ilan edecektir.