Cellatların önüne atılmış, insanlardır onlar. Köyleri, evleri yakılmış, işkence görmüş, yaşama şartları yok edilmiş, hayatları gasp edilmiş bir halkın, ruh ve bedenleri yaralı bireyleri...
Ama, her şeye rağmen yenilmeyenlerdir. Savrulmuşluklarına rağmen, umutsuzluktan umut yaratan, Avrupa’da en diri, disiplinli politik kitledir, onlar.
Kürtler eleştirel bakış, bütün yerli toplumlarda örneğine rastlandığı üzere vazgeçemedikleri başlıca alışkanlıklarıdır. Birbirini, onu, bunu eleştirir, kimseyi bulamayınca, yakınlarına bakar, öz kardeşlerini, ana, babalarını çekiştirmeye başlarlar.
Aynı Kürt, Kürdistan’a ilişkin politik tavır söz konusu olduğunda farklıdır. İnandığı örgüte, güvendiği lider kadroya, şaşırtıcı bir bağlılık, teslimiyet bağlarıyla bağlanır, disiplin içinde hareket edip, tavır takınır.
Bu gözü bağlı bir uyum, zoraki biat değildir. Bu durum, denenerek yaşanan ve tanık olunan olaylar, durumlardan sonra edinilen güven birikiminin sonucudur. Birikimin inanca, inancın sonsuz güvene dönüşmesidir.
İnandı mı, tam inanan Kürtlere göre, “örgüt bir şey yapıyor, liderler karar alıyorsa eğer, bu genel olarak Kürdistan’ın iyiliği için”dir. Hakikate, mutlak doğruluğa uygun…
Durum böyle olunca, lider kadrolara yüklenen sorumluluk ağırdır. Bütün hal ve hareketlerinde, muhataplarla pazarklık kararların güvenlerini aldıkları, vekili oldukları kitlenin hasssiyetlerini gözetmek zorundadırlar. Hayallerini boşa çıkarmama, beklentilerini sarsmama…
Çünkü, toplum ruhu aynı zamanda acımasızdır. Zaaflar taşıyan karar, tavır ve tutumları affedici değildir. Kürdistan tarihinde de örnekleri vardır ki, yankıları kuşaklar boyu sürer…
Avrupa’daki Kürt kitlesi, örgütsel disiplini, örgüt ve liderlerine inanç ve güven yüklemeleriyle bir bakıma onlara sonsuz ağırlıkta sorumluluk yüklüyor. Bu sorumluluk, beklentilerin realize edilmesidir…
Öte yandan, Kürtler Avrupa’da ama, ruhuyla Kürdistan’da yaşıyorlar. Hayatlarında, yalnızca Kürdistan vardır. Sohbetlerinde, rüyaları, hayallerinde kurtarılmış, özgürlüğü yakalamış Kürdistan vardır.
Kürdistan’da kıpırdayan dalın, söylenen sözün takipçileridirler. Her söz, olay ve davranışı ayrı irdeleyip, anlamlar çıkarıyorlar. Türk devletinin, “süreç” adıyla başlattığı yeni temas trafiği, şimdi tekmil dikkatlerin, hayallerin merkezinde.
Ancak, yaşadıkları olaylardan çıkardıkları tecrübeler ışığında, Türklere olan güvenleri diptedir. Çünkü, bugüne kadar karşılaştıkları tutum devlet ciddiyeti değil, adeta çete kapkaççılığı vardı. Hep, kandırmaya, dolandırıp ele geçirmeye niyetli çeteci gibi davrandılar. Kan, ateş ve ölümün diliyle konuştular. Sonra “barış zamanıdır” deyip, Kürtleri yalanla oyaladılar. Dolandırmayı maharet bildiler.
Kürtlerin karşısındaki muhatap, böylesi kirli bir geçmişin mirasçısıdır. Günün temsilcisi AKP büsbütün güvenilmez, her tarafıyla sabıkalı, suç şüphelisidir. Çünkü, bunlar en alttakilerdir. Kültürel dibe çöküşte, Kürtlerin deyişiyle, “ellerinde yakalasanız, ben camiden yeni çıktım” diyenlerdi. Dinci, ırkçı, ertesi gün, esen rüzgara göre başka renk ve kisvede…
AKP’nin tek adamı Recep Erdoğan, boyunu beş karış aşan kibiriyle Kürtleri, AKP’nin il teşkilatı gibi görüp, onlara sopa sallıyor, isteklerini tepeden kükremeyle dikte ettirmeye kalkışıyor. Onlara gelecek tayin ediyor.
“Hindi gibi düşünen adam” olarak o, Kürtleri yenip, teslim aldığını sanıyor. Onun için, ırkçılığın “ya sev ya da terk et” sloganının peşinde sürüklenerek, onları entegre etmek istiyor. Kendi toplumuna yamamak, yapıştırmak ve zaman içinde eritmek…
Sonra, ikinci bir iyi yüreklilikle, Kürdistan’ın kalbi Kandil dağları Kürtlerden kurtarılacak, Rojava’yı, Kürtleri köle statüsünde tutulacak. “Türk medeniyeti”nden kaçıp Maxmur kampına sığınanlar da geri getirilip günde üç kere “Türküm” diye bağırtılacak.
AKP başının kendi halkına anlattıklarından çıkan sonuç budur. Çözümse eğer, bu Kürdistan melesinin adil bir çözüme kavuşturulması, Kürtlerin el konulan onurlarını çekip ayak altından alması değil, Kürdistan mücadelesini tasfiyedir.
Sanıyorum, hiç kimse buna “başım, gözüm üstüne” demeyecektir.
Avrupa Kürtleri
Avrupa’da, yaklaşık birbuçuk milyonluk bir sürgün Kürt kitle yaşamaktadır. Bazı Avrupa ülkelerinin nüfusu kadar olan bu kitle, Recep Erdoğan’ın “üstünlük” katmak için “bizim medeniyetimiz” dediği “medeniyet” tarafından savrulmuştur.