
Başta ABD ve Avrupa Birliği olmak üzere, Ortadoğu’nun belli bölgesel güçleri tarafından boşa çıkarılmak istenen bu süreç, yaşanan tıkanmayı daha da kalıcılaştırmak için bu güçlerce çeşitli müdahalelerde de bulunulmaktadır. Özellikle Rojava’da şiddetlenerek devam eden savaşın arkasında bölgesel ve uluslararası güçlerin olması bunu göstermektedir.
Barış sürecinin boşa çıkartılması, hem bölgede yaşanan savaşın Türkiye sınırlarını da içine almasının önünü açmış olacak, hem de Türk-Kürt barışı temelinde güçlü bir zemine kavuşmuş olacak olan Demokratik Türkiye’nin Ortadoğu’da etkin bir güç olmasının önü alınmış olacak. Bu nedenle oynan oyun çok tehlikelidir. Türk ve Kürt tarafının çok dikkatli ve duyarlı davranması gereken bir dönemden geçilmektedir.
Dolayısıyla Kürt Özgürlük Hareketi tarafından uzatılan barış eline, AKP Hükümetinin daha ciddi yaklaşması ve bu barış elini tutması kendi geleceği açısından en hayırlısı olacaktır. Artık demagojiyle işlerini yürütemeyeceğini AKP liderinin ve kurmaylarının anlaması için daha başlarına nelerin gelmesi gerektiğini anlamak zor. Bu barış elini de geri çevirirse ne Tayyip Erdoğan’ın 2023 hayalleri, ne Cumhurbaşkanlığı hayalleri kalır; aslında ortada AKP diye bir oluşum da kalmaz. Etrafının nasıl da çevrildiğini sanırız Ergenekon davasında verilen cezalardan anlamış olması gerekir. Kendisine rağmen cemaatçi savcı ve hakimlerin neler yapabileceğini ve yarın bu kişilerin kendisine yönelmesinin önünde ciddi bir engelin olmadığını da biliyor olması gerekir.
Elbette Gülen cemaatiyle uzlaşarak ve cemaatin etkin olduğu bir iktidar yapısında kalmayı kabul ederse o farklı bir duruma yol açar. Fakat iktidarın karakteri çok başlılığı kabul etmediğinden ve en nihayetinde çıkarlar etrafında örüldüğünden, AKP ve Cemaatin böylesi bir uzlaşmayla 2014 yılına hazırlanacakları pek olası görünmemektedir. En nihayetinde ABD’nin planına kim yatarsa diğer tarafın bertaraf edileceği, Türkiye siyasetinde bilinen bir gerçeklik olmaktadır. Yine de sorun Kürt sorunu olunca her şeyin mümkün olduğunu bildiğimizden, bu olasılık da yabana atılır gibi değildir.
Kalbi savunmak gerek
Kürt tarafına baktığımızsa ise, Kuzey Kürdistan’da demokratik siyaset alanının süreç karşısındaki duruşu ve özellikle Rojava’da var olan soykırım saldırılarına karşı gösterdiği tepki yeterli düzeyde olmadığı açıktır. Bir yandan AKP’nin bu süreçte adım atmasını sağlamaya yönelik serhildanların yükseltilmesi, diğer yandan Rojava’da çetelerin halka yönelik katliamları karşısında kıyamet koparması beklenirken, bu alandan bu beklentileri karşılayacak düzeyde bir örgütlülük geliştirip bunu eyleme dökmede bir tutukluk gözle görünen bir durum olmaktadır.
Bu konuda geçen süreçte ortaya konulan eylemlerin temel sloganı “Rojava devrimini desteklemek” oldu. Halbuki Rojava devrimi Kürtlerin destekleyeceği bir devrim değil, bizzat kendisinin içinde olduğu ve anı anına kendisini devrimleştirdiği, gerçekleştirdiği bir süreçtir. Kürtlerin kalbi Rojava’da atmaktadır. Dolayısıyla kalbe yönelik bir saldırıya karşı büyük bir sahiplenme ve aktif katılım temelinde saldırıları bertaraf etme en doğru ve istenilen tutumdur.
Burada Kuzey Kürdistan gençliğinin duruşu çok belirleyici bir konumdadır. Parti binasına kendisini hapseden, nöbet eylemleriyle Rojava halkına destek eylemleri düzenleyen bir gençliğin, bu barış sürecini başarıya götürecek öncülüğe hazır olduğu konusunda kişiyi olumsuz düşünmeye sevkediyor. Kürtlerin kalbine yönelik saldırı varken, gençlik bu kalbe kan olarak akmalı ve bu kalbi her türlü saldırıdan korumalıydı. Oysa YPG Genel Komutanlığı yaptığı bir açıklamada, Kuzey Kürdistan gençliğinin yeterince Rojava’ya sahip çıkmadığı hususunda eleştiriler geliştirdi. Belki şimdiye kadar gençliğe yönelik geliştirilen kimi eleştiriler aşırı bulunup yansıtılmıyor ya da yumuşatılıyordu, fakat eleştiriler bizzat Rojava’da savaşı yürüten güçler tarafından yapıldığından bunu artık görmezden gelmek imkansızdır. Dolayısıyla gençlik hareketi bu eleştirilere cevap olma sorumluluğuyla karşı karşıyadır. Elbette sadece Rojava hususunda değil, eğer “Barış Süreci” tıkanır, Türk devleti ve AKP Hükümetinin Kürtlere yönelik saldırıları gelişirse, acaba gençlik bu duruma karşı hazırlıklı mıdır, diye insan kendisine sormadan edemiyor.
Bir diğer husus Rojava’da halka yönelik geliştirilen katliam ve saldırılar. Peki, ne oldu da Rojava birden savaş alanına döndü ya da dönüştürüldü?
Kürtleri inkar sistemi...
Mısır’da Mursi şahsında Müslüman Kardeşler’e yönelik 3 Temmuz’da ordunun geliştirmiş olduğu darbe, aslında ABD’nin Ortadoğu coğrafyasında siyasal İslama yönelik yaptığı bir müdahaleydi. Bu darbeyle birlikte siyasal islamcı güçler sınırlandırılarak ve güçten düşürülerek sisteme yedeklenmek istenmektedir. ABD’nin bu yaklaşımı Suriye’deki Müslüman Kardeşler hareketini de olumsuz etkiledi. Diğer yandan bu darbe bir anlamda Türkiye’deki AKP Hükümetine yapılmış bir darbe de olmakta. Bu darbenin amaçlarına bakıldığında en önemlisi İsrail’in güvenliği için siyasal İslamcı güçlerin sınırlandırılması ve bir tehdit olmaktan çıkarılması olmaktadır. Bundan dolayıdır ki ABD ve Rusya’nın üzerinde mutabık oldukları bir nokta, siyasal İslamcı güçlerin Suriye’de zayıflatılması ve Suriye’nin farklı etnik ve dini grupların kendisini ifade ettikleri yeni bir rejim oluşturmaktır. Buna karşı İslamcı diye kendini adlandıran, fakat özünde İslam’a en uzak olan El Kaide, El Nusra ve Şaibeli bir hale gelmiş olan Özgür Suriye Ordusu, daha fazla etkin olmak ve oluşacak yeni Suriye’de daha fazla yer tutmak için Kürtlerin bölgelerine saldırıda bulunuyorlar. Aslında bilinen uluslararası ve bölgesel güçler tarafından Kürtlere saldırtılıyorlar.
Bu saldırıların birçok nedeni var. En belirgin olanlarından biri, İngiltere ve Fransa tarafından 20. yüzyılın ilk çeyreğinde hayata geçirilen ve Kürdistan’ı bölen, Kürtleri inkar eden sistemin 21. yüzyılda artık aşılmış olması gerçekliğidir. Elbette bu inkar ve imha sistemi PKK’nin Kürdistan’ın genelinde yürüttüğü askeri, siyasi ve toplumsal mücadeleyle aşıldı. Fakat uluslararası sistemin şu anda Suriye’de özgür Kürdün değil de, kendilerine bağlı işbirlikçi Kürdün egemen olduğu bir oluşuma izin verdikleri veya bunu kabul ettikleri görülmektedir. Hem Ortadoğu’yu, hem de bölge devletlerini kontrol altında tutmak için şimdi bir diğer güç olarak işbirlikçi Kürtlüğü hakim kılmak ve bununla sistemlerini oluşturmak ve sağlamlaştırmak istemektedirler. Dolayısıyla Rojava’da Kürtlere yönelik uluslararası saldırının neden yapıldığı da anlaşılır olmaktadır.
Üçüncü çizginin pratikleşmesi
İkincisi, El Kaide, El Nusra gibi güçlerin YPG güçlerine saldırtılması da bilinçli bir politika olmaktadır. Bu vesileyle hem ABD beslemesi El Kaide örgütü zayıflatılıp tasfiye edilmeye çalışılacak, hem de Kürtlere karşı savaştırılarak Özgür Kürt Hareketi zayıf kılınarak teslim alınacak. Bu konuda ABD ve Türkiye’nin ortaklığı gözle görülür olurken, İran ve Suriye devletinin de bu planın içinde oldukları ve aktif katıldıkları, hatta El Nusracı diye lanse edilen güçlerin bizzat Suriye istihbaratınca örgütlendirilip Rojava’ya saldırtıldığı iddiaları da dikkatle değerlendirilmesi gereken bir husus olmaktadır. Fakat böylesi bir ortaklığın YPG öncülüğünde savaşan Rojava halkının direnişi karşısında fazla ömürlü olmayacağı ve direnişle bu ittifakın dağıtılacağı da görülen bir diğer yön olmaktadır.
Üçüncüsü, Rojava’da üçüncü çizginin pratikleşmesinin önünün alınması çabasıdır. Kürtler Demokratik Özerklik’i inşa etmek ve bu sistemlerini korumak için iki yıldır büyük bir çaba içindeydiler. Devrimlerini giderek kurumlaştırmak ve kalıcılaştırmak temel hedefleriydi. Bu gerçekleşirse, özelde Suriye’de genelde de Ortadoğu’da farklı bir yaşam sisteminin kurulabileceğini, devletsiz de bir birliğin olabileceğini kanıtlamış olacaklardı. Bu nedenle Kürtlerin kendi bölgelerini savaşan taraflardan itinayla korumaları ve üçüncü bir çizgi olarak kalma istemleri anlaşılırdı. İşte Rojava’ya yaydırılan çatışmalar ve yapılan katliamlar Kürt halkını ve Suriye’de yaşayan diğer halkları Demokratik Özerklik sisteminden vazgeçirmek, tekrardan devlete tabi kılmak ve teslim almaya yönelik geliştirilen bir hamledir.
Burada şunu bir daha ifade etmek gerekiyor ki, uluslararası güçler Rojava’da bir Kürt oluşumuna karşı değiller, onlar Özgürlük Hareketi öncülüğünde geliştirilecek olan Özgür Rojava’ya karşıdırlar. Eğer işbirlikçi Kürtlük Rojava’da etkin olsaydı belki de halka karşı katliam girişimleri devreye sokulmayabilirdi.
Ulusal Kongre ve Rojava
Son bir husus olarak, KDP’nin Ulusal Kongre’ye taktiksel yaklaşımı ve kendi çıkarları temelinde kullanma çabası olmaktadır. Elbette Hewlêr’de tüm Kürdistan parçalarından çeşitli parti ve sivil toplum örgütlerinin bir araya gelerek gerçekleştirdikleri toplantı, Kürt birliğinin yaratılması temelinde atılmış olan çok büyük bir adımdır. Toplantı sonrasında Ulusal Kongre tarihinin netleşmesi, Kürtlerde büyük bir umut yaratmıştır. Ulusal Kongreyi toplamak için yıllardır Kürt Halk Önderi ve Özgürlük Hareketi çok büyük çabalar sarfetmesine rağmen, KDP ve YNK’nin oyalayıcı tutumları olmuştu. Ancak Rojava’daki devrim ve Kuzey Kürdistan’da gelişen çözüm süreci Ulusal Kongre önündeki engelleri çok büyük oranda aştı. Buna rağmen öyle anlaşılıyor ki, Ulusal Kongre’ye Özgürlük Hareketi’nin stratejik yaklaşım göstermesine karşın, KDP ve bununla paralel bazı hareketler taktiksel yaklaşım göstermektedirler. Özellikle KDP’nin Ulusal Kongre’yi kendi çıkarı temelinde kullanma ve burada kendi etkinliğini sağlama istemi çok tehlikeli bir durum olmaktadır. Rojava halkına karşı ambargonun devam etmesi, Rojava’ya saldırılara sessiz kalması, hatta çeşitli biçimlerde destek sunması, Ulusal Kongre’ye gölge düşürücü yaklaşımlar olmaktadır.
Ortadoğu hallerine genel bir bakışla bunları belirtirken, Kuzey Kürdistan’da eğer barış sürecinin ikinci aşamasında atılması gereken adımlar Türk devleti ve AKP Hükümetince atılmazsa, burada yaptığımız birçok değerlendirme boşa çıkmış olacak ve bizler artık savaşın tam da göbeğinde bir Türkiye gerçekliğiyle karşı karşıya kalmış olacağız. O durumda da nelerin olacağını kimse kestiremez. Bu nedenle barış mümkün mü, diye sormak ve evet, mümkündür demekten başka bir söz söylemek içimizden gelmiyor olsa da, Türk devlet geleneğini düşündüğümüzde “Osmanlı‘da oyun çoktur” halk deyişini hep hatırda tutmak da farz olmaktadır.
EZGİ DEMİRSU
Hacı İ.’den açıklama
Bu hafta içinde dizi sayfasında verdiğimiz ‘Kürt gençleri Selefi tuzağında’ adlı haberde adı geçen, Hacı İ., kendisiyle ilgili iddiaların gerçeği yansıtmadığını belirterek, Kürt Özgürlük Hareketi’ne bağlı olduğunu ve bağlı olmaya devam edeceğini söyledi.
Hacı İ., gazetemize gönderdiği açıklamada, hem kendi kişisel hikayesini hem de neden Kürt Özgürlük Hareketi’nden vazgeçmeyen bir yurtsever olarak yaşamaya devam edeceğini detaylı olarak izah etti. Hatırlanacağı gibi gazetemiz muhabirlerinden Murat Alpavut tarafından hazırlanan (27.08.2013, sayfa 10) sözkonusu yazı dizisinde, Hacı İ. ile ilgili olarak şu iddialar yer almıştı:
“Kendileriyle görüştüğümüz aileler, Meckenheim çevresindeki gençleri ilk olarak Selefilerin ortamına çeken bir Kürt genci olan Hacı İ., olduğunu söylüyor ve şikayet ediyorlar. Bütün bu iddialarla ilgili olarak görüştüğümüz Hacı İ. bu iddiaları kabul etmedi. Bize bu iddialarla ilgili açıklama göndereceğini söyledi, ama daha sonra Hacı İ.’ya ne kadar ulaşmaya çalıştıysak bir sonuç alamadık. Hacı İ., şu an Hagen ve çevresindeki Kürt camilerine gidip gelen ve bilinen bir isim.”
Hacı İ.’nin konuyla ilgili gönderdiği açıklamayı, özetleyerek veriyoruz: “Ben Hacı İ., Nusaybinli yurtsever bir ailenin, şehit bir babanın oğluyum. Daima Kürt halkının özgürlük mücadelesinin içinde bulunup, maddi manevi halkımızın ve örgütümüzün arkasında olmuşuzdur. Son bir kaç senedir, Kürt siyasi kimliğimden taviz vermeden, maneviyata, yani İslam dinine hayatımda biraz daha fazla yer veriyorum. Bunun neticesinde ibadetlerimi yerine getirmeye gayret edip, Hac farizasını da yerine getirmiş bulunuyorum. İslami yaşam tarzım bundan ibaret olup, ayrıca ahlaki ve insani bir yaşam tarzı ile çevreme daima örnek olmaya çalışmışımdır. Zaten önceden çok samimi olduğum, ve kendileri de Kürt yurtsever ailelerin çocukları olan gençlerle irtibatım da bununla sınırlıdır. Bunlardan bir kısmı sonradan İslamiyet’i kendi çabaları ile araştırıp, yaşam tarzlarına uygulamışlardır. Benim İslami yaşamım bundan ibaret olup, kimseyi ne ikna yöntemiyle ne de zorlama gibi bir şey söz konusu değildir. Son iki senede başlayan Suriye ve Rojava’daki olaylardan önce de, bana bu suçlamalar yapılmış ve nedense daima ben hedef gösterilmişimdir. Gerçekle uzaktan yakından alakası olmayan iftiralara uğramışımdır. Bu zaman zarfında halkıma nerede ve nasıl yardımcı olurum düşüncesi ile Civaka İslamiya Kurdistan (CÎK) bünyesinde çalıştım. İftiralara kulak asmayıp işimi en iyi şekilde yapmaya gayret etmişimdir.
Şunu belirtmek isterim ki, Suriye ve Rojava isyanı başlamadan önce de İslami yaşam tarzımdan rahatsız olan “bazı kesimler” bana ve aileme, hakaret ve iftiralarla yaklaşmışlardır.
İslam adına yapılan yanlışlar yerine, İslam’ın tamamını ve Müslümanların tüm değerlerini hedef alarak, bu bahsi geçen gençleri kendi tutumları ile radikalleştirmiştir. Bizim CÎK olarak Bonn Meclisi’nde Abdullah A. tarafından önerilen, çocuklarımıza kendi bünyemizde İslami ilim verip, Kur’an öğretme teklifine, söz konusu kişiler şiddetle karşı çıkıp, hatta alkışlayarak bir nevi protesto etmişlerdir. Şimdi ise CÎK yetersiz kalıyor veya bir şey yapmıyor demeleri, benim gözümde münafıkça bir yaklaşımdır. Ben CÎK bünyesinde halkıma her türlü hizmeti vermeye devam edip, bu iftiraları muhataplarına iade ediyorum. Bu ithamlara karşı anlım ak, her yerde ve herkese hesap vermeye hazırım.
Bu dizi yazısı yazan arkadaşa teessüflerimi bildirirken, şunu bir kez daha vurgulamak istiyorum: Hiç kimse mütedeyyin Kürtleri, Kürt Özgürlük Hareketi’nin çalışmalarından alıkoyamayacak, uzaklaştıramayacak.”