Savaşın hem despotik hem de itaate dayalı psikolojik yönünün ağır işlediği zor bir zamandan geçiyoruz. Böyle bir zamanda barışı konuşmak anlamsız gibi geliyor. En azından çoğu kişiye öyle gelebilir. Değil bence. Barış, savaştan daha zor bir meseledir. Paradoks çıplak bir şekilde ortada: Kürtler, barışmak için 40 yıldır savaşıyor! Teslimiyeti kabul etmediği için savaşmak zorunda.

Barış niye savaştan zor?

Çünkü barış bugün bilince çıkarılmış değil. Bilince çıkarılmayan bir olgunun anlaşılması haliyle zordur… Diyalog kurmak, kurabilmek en evrensel ve genel geçer barış ilkesi görülüyor. Yaklaşık 60 yıl aradan sonra geçen ay masaya oturan Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri (FARC) ve Kolombiya devleti, bu gerçeği bir kez daha teyit ediyor… Yine geçen hafta FARC son silahı teslim ettiği resmen açıklandı. BM son bir yıl içinde 17 konteyner dolusu silah teslim alındığını açıkladı. Toplam teslim alınan silah sayısı 8 bin 112, mühimmat sayısı ise 1,3 milyon. Teslim edilen silahlardan Kolombiya Hükümeti ile FARC arasında imzalanan barışın anısına üç ayrı anıt yapılacak.

Şair Paul Valery „dil” için „Ete gömülmüş tanrı” tanımını yapıyor. 

Bir tanrı susuyorsa o suçludur. Susmamalı, konuşmalı. Gerçeği haykırmalı. Dilin hakikati budur. Kurtuluş, birbiri ile konuşmaktır. Buna inancı olanlar bu sessizliği yırtabilir… 

Takip eden değerli yoldaşlar, geçen dört hafta boyunca farklı farklı bölge ve alanlardan barış ve barışın imkânları üzerine genel bir çerçeveye çizmeye çalışmıştık.

2.Dünya Savaşı döneminde, Almanya özelinde, K.Jaspers’ın duruşu ve „Geçmişimizle barışmalıyız, onunla yüzleşmeliyiz. En önemlisi de acil olarak ötekileştirdiğimiz, düşman bellediğimiz ile konuşmalı ve onu dinlemeliyiz. Var olmak, kişi ancak özgür olduğunun bilincinde olursa olur. Ötekinin özgürlüğü de bizim için bir koşuldur. Ötekinin acısına katlanamazsam benim varoluşum da tehlikeye girer” tespitini; Cezayir Bağımsızlık savaşı ve onun anatomisine dair, sömürgecilik özelinde, Fanon’un „İnsanın en insan yanı özgürlüktür. Özgürlük insanı iyileştirir. Beni ben olarak, varlığım, kültürüm, rengim ile tanımak zorundasın. Yoksa hep karşımda olacaksın” analizini; Edebiyat ve savaş bağlamında tedirgin bir yürek olan S.Zweig’ın savaş ortamında „Şuan susan hepimiz suçluyuz, gerçekten konuşmak gerek. Dünyada ve evimde barış istiyorum. Tek isteğim budur” deyişini ve son olarak Kürdistan özelinde Makbule ananın hikâyesi ile „Diyalog kurulsun, masa kurulsun. Konuşulsun. Barışmaktan başka çaremiz yok. Barış en değerli şeydir” isteğini yazmıştık. 

Bu dört bakışta da esas olarak sorun aynı, talep de aynı. Birbiri ile bir şekilde yolları kesişmeyen ve kesişmesi de zor olan farklı kültür ve disiplinlerdeki kişilerin savaşa karşı tek bir noktada hemfikir olması ve bunu dillendirmesi aklın yolunun birliğini gösteriyor. Barış için evrensel bir ölçütün her yerde aynı olduğunu ve bu işin olabilirlik dinamiklerini anlatıyor bize.

Bu yazıda da genel bir toparlama olarak Kürt Halk Önderi A.Öcalan’ın „Özgürlük Sosyolojisi” adlı savunmasında(3.cilt) önemle üzerinde durduğu „savaş ve barış hali” konusuna değineceğim. Çünkü bugün yaşanan kriz ve kaosun gayet anlaşılır bir analizini sunuyor.

Sayın Öcalan için savaş ve barış, özetle, üç kavramdan geçiyor: „Politika, ahlak ve öz savunma”

Bunların arasındaki bağı şu şekilde vurgulamak mümkün; Politika, yaratıcı eylemsellik halidir. Toplumun maddi ve zihni ihtiyaçlarını düzenleyen, gündelik yaşamı ayarlayan güçtür. Politika, yönetimi de belirlediği için özgürlük sanatı ile de yakından ilintilidir. Bir toplum ne kadar politikleşirse o kadar özgürleşir. Politikasız kalmış birey/toplumun başı kesilmiş tavuk gibidir. Politikada iyi ve doğru olanı aramak gibi bir sorun olduğundan, ahlak ile buradan sarsılmaz bir bağlantı kurar.

Ahlak ise toplumun politik hafızasıdır. Politikanın donmuş hali devlet, ahlakın ise hukuktur. Hukuk, devletçi zihniyetin ahlakı gasp etmesi ile ortaya çıktı. En iyi işin nasıl olacağı sorusu ahlakı oluştururken, doğrudan demokrasiyi de yarattı. Çünkü bu soru için en az iki kişi yan yana gelir. Karar alma, verme iradesini ahlak normu üzerinden demokrasi ile inşa eder. Ahlakı alınmış toplumun kalbi yerinden sökülmüş, karanlıkta yol almaya terkedilmiştir.

Politik-ahlaki olmayı başaran toplumlardan öz savunma temeldir. Öz savunma ahlakidir çünkü ahlak ve politika işlev görmediğinde toplumun yapabileceği tek iş öz savunmadır.

Toplum kendini sürdüremiyorsa, oluşturduğu kurumlarını çalıştıramıyorsa baskı ve sömürü cenderesine alınmış demektir. Bu „savaş hali“dir. Tarih, uygarlıkların topluma karşı savaş hali olarak da tanımlanabilir. Öz savunma savaş halinde ortaya çıkar. Öz savunması olmayan barış, teslimiyetin ve köleliğin ifadesi olabilir. „Barış kelimesi kapitalist modernite koşullarında tuzak yüklü bir kelimedir. Doğru tanımlanmadan kullanımı sakıncalıdır. Bu anlamda „barış”, ne tümüyle savaş halinin ortadan kaldırılmasıdır, ne de bir tarafın üstünlüğü altındaki istikrar ve savaşın olmaması halidir. Barışta taraflar vardır ve bir tarafın üstünlüğü söz konusu değildir, olmaması gerekir” diyor Bilge.

Üçüncüsü, silahlar toplumun öz, ahlaki ve politik kurumsal işleyişine rıza temelinde susturulmalıdır. Bu üç koşul ilkesel barışın temelidir. Gerçek bir barış bu ilkeli koşullara dayanmadıkça anlam ifade etmez. Barış ilke olarak iktidar ve devlet üstünlükleriyle sağlanan bir olgu değildir. İktidar ve devlet ne adla olursa olsun, üstünlüğünü demokratik güçlerle paylaşmayınca barış gündeme girmez. Eğer toplum ahlak ve politik kurumlarını çalıştırabiliyorsa doğal olarak ortaya çıkan süreç demokratik siyaset süreci oluyor. Çünkü barış son tahlilde demokrasi ile devletin koşullu uzlaşmasıdır.

Şimdi bu saptamalar ışığında mevcut politik-ahlak ve öz savunma üçlüsüne baktığımızda aslında barışı kim ve neden istemediğine dair çok açık emareleri gündelik yaşam içerisinde görebiliyoruz. Barış kavramsal düzeyde tuzağa çekilmiş durumda. Yine Bilge’nin deyimi ile „barışı oyunu” başka bir şey hakiki barışın kendisi başka bir şey.

K.Jaspers, „Özgürlük olmadan nasıl barış olmuyorsa, hakikat olmadan da özgürlük olmaz. Hakikatle ilişkili düşünülmeyen kaynağının hakikat olduğunu görmeyen özgürlük ‘boş’ tur.” der. Temiz bir amaca kirli araçlarla gidilmez, hakiki bir barışa da lime lime olmuş yalan dolan bir akıl ve tamamen felç olmuş bir zihniyetle gidilmez. Hakikat bunu zaten kabul etmiyor. Ve hakikat kendini illa ki dayatır. Sanırım tüm mesele bu dayatmanın vicdanda yarattığı baskıyı hissedip ona göre çalışmaktır.