AKP Kürt sorununda “anayasal çözümü” reddetti, bunun yerine “anayasal diktatörlüğe” yol açacak “Başkanlık Rejimine” geçiş kararını resmen açıkladı.
Bu Anayasa konusunda her türlü uzlaşma şansını ortadan kaldırdı. Eğer tekrar “uzlaşma” imkanı doğacaksa, bu, ancak AKP’nin “Başkanlık rejimine” geçişini önleyerek gerçekleşebilir.
Hükümet sözcüleri “dil sürçmesi” dese de, üst üste iki kere “tek din” diyen bir kişinin, parlamenter rejim yerine başkanlık rejiminde “tek şef” olması korkunç sonuçlar doğurur. Ortada “laiklik” kalmaz, “tek din” lafını “tek mezhep” izler. Parlamenter rejimde zaptedilemeyen kişiyi Başkanlık rejiminde hiç kimse durduğu yerde durduramaz. Yalnız ve esas olan bu değil. Türkiye bütün büyük devletler arasında çıkar kavgasının düğüm noktasında bir ülke. Kendi içinde Türk-Kürt savaşı sürüyor, bu, iç savaşa evrilme potansiyeli taşıyor. Suriye topraklarından “iki Kıbrıs ya da Hatay” büyüklüğünde bir toprağın “tampon” adı altında Suriye’den koparılması ve “ilhak” edilmesi için savaş çığlıkları atılıyor; Federe Kürdistan üzerinde İran’la amansız bir nüfuz kavgası tırmanıyor; Türkiye bir “bölgesel devletler arası savaşın” eşiğinde bulunuyor. İran’la rekabet silahlanmayı “nükleer silah edinme” kulvarına doğru sürüklüyor –atom reaktörlerinden bu nedenle söz ediliyor- ve Kürecik bu savaşta ABD’nin çıkarları adına Türkiye’nin felakete doğru gidişinin ilk adımını oluşturuyor. Ve nihayet artık görülüyor ki, Türk ekonomisi ilk büyük şokta derin bir krizle yüz yüze gelme riski taşıyor, bu risk yüzünden uluslararası finans çevreleri Türkiye’nin “kredi notunu” düşürüyor. Ve CHP “çökmüş; toplumun üstünde hızla askeri vesayetten “cemaatçi polis-yargı vesayetine” geçiş süreci amacına doğru hızla yürümekte. Medya zincire vurulmuş ve hiç kimse yarın kapısının çalınıp çalınmayacağından emin değil.
Bu ortamda “Başkanlık rejimi”nin anlamı nedir?
Bu ortamda Başkanlık rejimi, hızla yaklaşan istikrarsızlık ve kriz koşullarında, iç savaşa ve bölgesel savaşa hazırlık anlamına geliyor. Anayasal diktatörlük ve buradan “tek millet, tek devlet, tek din ve tek şef” sloganının işaret ettiği faşizme yönelme riski büyüyor.
Anayasa konusu artık “nasıl bir anayasa?” sorusu olmaktan çıkmış; Erdoğan diktatörlüğünü resmen ilan edecek bir Anayasa çizgisine karşı kitlesel mücadele konusu olmuştur. “Anayasal diktatörlük” yeltenişini durdurmak, iç savaşı ve bölgesel savaşı, hızla yaklaşan kriz koşullarında krizin yükünü emekçilerin sırtına yükleme siyasetini önlemenin en önemli adımıdır.
“Parlamenter rejimde”, bütün anti demokratik özüne rağmen özgürlükleri savunmak için varolan imkanlar, Başkanlık rejiminde Anayasaya ne yazılırsa yazılsın, ortadan kalkar.
Başkanlık rejiminde Türkiye’yi iç savaştan ve bölgesel savaştan korumak, çok büyük zorluklarla karşı karşıya kalacak. Anayasaya “en ültra özgürlük” lafları yazılsa da böyle olacak. Hitler Avrupa’nın en demokratik Anayasası olan Weimar Anayasasıyla holokost yaptı, 50 milyon insanın ölümüne yol açan savaşa neden oldu. “Anayasal diktatörlük”, anayasal yoldan dikta rejiminin egemenliği demektir.
Asıl şimdi “çok dinli ve çok mezhepli” toplum, bürokratik laikliğin iflas ettiği şu sırada, bunun yerine “özgürlükçü laikliği” inşa edemediği için, dinler ve mezhepler “devlet hakemliği” ile değil, aşağıdan yukarıya kendi aralarında “uygar bir barış” yaratarak bu laikliği yenilmez bir güç haline getiremedikleri için, şimdi bu “dinler ve mezhepler arası barış” tehlikededir.
Bu tesadüf değildir. “Kemalist-laik askeri vesayet”ten, “Cemaatçi polis-yargı vesayetine” geçiş sürecine girildi. Bu süreçte Başbakanın “tek din” lafı, yaratılmak istenen “anayasal diktatörlüğün” ideolojik yapısına işaret ediyor. Böyle bir diktatörlük, ancak “Türkleştirilmiş, devletleştirilmiş ve kapitalistleştirilmiş bir İslam” ideolojisini zorunlu kılar.
Fırat’ın Doğusunda şimdi “yeni anayasayla” yaratılmak istenen Başkanlık Rejimi zaten yürürlükte. Bölge düpedüz dikta rejimlerine özgü bir egemenlik altında. Polis istediğini tutukluyor. Asker istediğini öldürüyor. Kürt halkı, ezici çoğunluğu ile bu saldırılara göğüs geriyor.
Kürt halkının büyük direnişi, Fırat’ın Batısında AKP’yi geriletmek, “askeri vesayetten, cemaatçi polis-yargı vesayetine geçişi önlemek” ve bu “yeni vesayetin” altına girecek olan Erdoğan’ın “anayasal diktatörlük” yeltenişini yenilgiye uğratmak için büyük olanaklar veriyor. Fırat’ın Batısındaki laik, demokratik, barışçı güçler ve emekçiler AKP’yi durdurabilir.
CHP çöküyor. Kendi iç kavgalarıyla tehlikeli gidişi yalnızca seyrediyor. Ordunun desteğini yitirmiş olmak, geleneksel CHP bürokrasisini felce uğrattı. O gözünün önünde AKP-Cemaat devlet güçlerine karşı Kürt halkının verdiği mücadeleyi göremiyor.
CHP tabanı ya bu “iç kavgalarla” oyalanacak ve asıl yenilgiye o zaman uğrayacak; ya da artık kendi bağımsız iradesiyle harekete geçecek.