• Kürdistan yalnızca bir bayraktan ibaretse bir kumaş parçası kadar kırılgandır ama bir halkın hafızası, dili, kültürü, edebiyatı, müziği ve ortak vicdanıysa onu hiçbir linç kampanyası küçültemez.
  • Güçlü toplumlar, sembollerden ziyade, temsil ettiği değerleri konuşur. Zayıf toplumlar ise değerleri unutup sembollerin bekçiliğine soyunur. Dijital çağ da bu hastalığı büyütüyor.
  • Halkların mücadelesine en büyük zarar, çoğu zaman dışarıdan gelen düşmanlardan değil, içerideki dogmatizmden gelir. Dogmatizm, düşünceyi öldürür, geriye yalnızca sloganlar bırakır.
  • Bir halkı ileri taşıyan şey, semboller etrafında birbirini suçlayan kalabalıklar değil, düşünebilen, üretebilen, eleştirebilen ve farklılıklara tahammül gösterebilen insanlardır.

MEM ARYAN

Yılmaz Odabaşı’nın o meşhur ironisi, yalnızca bir espri değil, siyasal kültürümüzün acı bir teşhisidir: “Bayrakları bayrak yapan bayrak imalatçılarıdır.”

Bu söz, aslında sembollerin kutsallaştırıldığı çağımızın trajedisini anlatır, çünkü bir noktadan sonra insanlar adalet yerine bayrağı, hakikat yerine sembolü, mücadele yerine gösteriyi savunmaya başlar. Böyle zamanlarda davalar büyümez; aksine küçülür. Bir halkın tarihsel birikimi, acıları, talepleri ve geleceğe dair hayalleri, birkaç renk ve birkaç şeklin içine hapsedilir. Bugün Kürt toplumunun karşı karşıya olduğu en büyük sorunlardan biri de budur. Yıllardır süren kültürel, siyasal ve toplumsal mücadelenin yerini giderek semboller üzerinden yürütülen yüzeysel bir siyaset alıyor. Bir halkın kaderini belirleyen meseleler geri plana itilirken, semboller üzerinden yürütülen tartışmalar merkez hâline getiriliyor.

Bu durumun en trajik tarafı ise kendisini davanın sahibi olarak gören bazı çevrelerin, davayı en çok daraltan aktörlere dönüşmesidir. Kürdistan fikrini yalnızca bir bayrağa indirgeyen kişi, farkında olmadan Kürdistan’ın tarihini küçültüyor. Kürdistan dediğimiz şey yalnızca bir coğrafya değildir. Yalnızca bir bayrak da değildir. Kürdistan; yasaklanmış bir dilin mücadelesidir. Sürgünlerin hikayesidir. Dağlarda söylenen stranlardır. Cezaevlerinde yazılan şiirlerdir. Yakılmış kütüphanelerdir. İsmi değiştirilen köy, mahalle ve şehirlerdir. Kendi kimliğiyle var olma mücadelesi veren milyonlarca insanın ortak tarihidir. Bunu yalnızca bir sembole indirgemek, aslında o tarihi fakirleştirmektir.

Sosyolog Pierre Bourdieu, sembollerin iktidar üretme kapasitesinden söz eder. Semboller birleştirici olabilecekleri gibi, tahakküm aracı da olabilir. Özellikle düşünsel üretimin zayıfladığı toplumlarda semboller giderek daha merkezi bir rol üstlenir, çünkü semboller üzerinden siyaset yapmak, fikir üretmekten daha kolaydır.

Bir kitap yazmak zordur.

Bir düşünce geliştirmek zordur.

Bir halkın geleceğine dair proje üretmek zordur.

Birkaç saniyelik video üzerinden linç kampanyası örgütlemek ise son derece kolaydır.

İşte tam da bu nedenle vasat siyaset, daima sembollere sığınır, çünkü semboller, düşünsel yetersizlikleri gizleyen en kullanışlı perdedir. Bugün birçok kişi Kürt gençlerinin neden ülkesini terk ettiğini konuşmuyor. Kürtçenin neden günlük yaşamda gerilediğini konuşmuyor. Kültürel üretimin neden zayıfladığını konuşmuyor. Kürt toplumunda ortaya çıkan sınıfsal eşitsizlikleri konuşmuyor. Entelektüel üretimdeki durgunluğu konuşmuyor. Bir sanatçıya bayraklı provokasyon ise saatlerce tartışılabiliyor. Bu aslında bir bilinç göstergesi değil, tam tersine düşünsel yoksullaşmanın göstergesidir. Güçlü toplumlar, sembollerden ziyade, temsil ettiği değerleri konuşur. Zayıf toplumlar ise değerleri unutup sembollerin bekçiliğine soyunur. Daha da vahimi, dijital çağ bu hastalığı büyütüyor. Sosyal medya artık fikirlerin yarıştığı bir alan olmaktan çıkıp infaz mekanizmasına dönüşmüştür. İnsanlar, bir düşünceyi çürütmeye çalışmıyor; bir kişiyi yok etmeye çalışıyor. Tartışmanın yerini teşhir, eleştirinin yerini linç alıyor.

Sanatçı Diyar’a yöneltilen saldırılar da bu zihniyetin ürünüdür. Burada mesele sanat değildir. Müzik değildir. Kültür değildir. Burada mesele, bazı insanların kendilerini bir davanın tapu sahibi sanmalarıdır. Oysa hiçbir dava birkaç kişinin mülkü değildir. Hiç kimse bir halk adına sadakat ölçme yetkisine sahip değildir. Hiç kimse kimlik bekçiliği yaparak halkın vicdanını temsil ettiğini iddia edemez. Tarih göstermiştir ki; halkların mücadelesine en büyük zarar, çoğu zaman dışarıdan gelen düşmanlardan değil, içerideki dogmatizmden gelir. Dogmatizm, düşünceyi öldürür. Düşüncenin öldüğü yerde ise geriye yalnızca sloganlar kalır.

Sloganlar alkış üretir ama gelecek üretmez. Bayraklar kalabalıkları heyecanlandırabilir ama tek başlarına toplum inşa edemezler. Bir halkı ileri taşıyan şey, semboller etrafında birbirini suçlayan kalabalıklar değil, düşünebilen, üretebilen, eleştirebilen ve farklılıklara tahammül gösterebilen insanlardır. Eğer Kürdistan yalnızca bir bayraktan ibaretse o zaman bir kumaş parçası kadar kırılgandır ama bir halkın hafızası, dili, kültürü, edebiyatı, müziği ve ortak vicdanıysa onu hiçbir linç kampanyası küçültemez.

Saldırıya geçmeden önce bu soruyu kendimize sormalıyız: Biz bir davayı mı büyütmeye çalışıyoruz, yoksa sembolleri mi? Çoğu zaman bu ikisi aynı şey değildir. Bazen bayrağın gölgesi o kadar büyür ki altındaki halkın kendisi görünmez olur.