- Mezopotamya’nın en eski çamur tabletlerinden kuantum alan kuramlarına kadar uzanan bütün bilgi tarihinin özü tek cümlede saklıdır: “Varlık, sahip olunan bir nesne değil; birlikte kurulan sonsuz bir ilişkidir.”
MEM ARYAN
Modern insanın en büyük trajedisi, bilgi üretimindeki olağanüstü başarısına rağmen varoluşu anlamlandırma kapasitesini giderek yitirmesidir. Teleskoplarımız evrenin doğumuna dair sırları açığa çıkarmaya yaklaşırken, insan kendi içindeki ilk soruyu unutmaktadır: “Varlık nedir?” Belki de çağımızın ekolojik yıkımdan savaşlara, yabancılaşmadan ulus-devletin şiddetine, kapitalist tüketim kültüründen insanın kendisine yabancılaşmasına kadar uzanan bütün krizleri, aynı ontolojik kopuşun farklı yüzleridir. Çünkü insan, varlığı nesneye indirgediği anda yalnız doğayı değil, kendisini de kaybetmeye başlamıştır.
Evrenin en büyük paradoksu: İnsan
İnsan, evrenin en büyük paradoksudur. Bir yandan yıldız tozundan meydana gelmiştir; diğer yandan toprağın hafızasını omuzlarında taşır. Modern fizik bize atomun içinde kesinlikten çok olasılığın hüküm sürdüğünü söylerken, Mezopotamya’nın kadim bilgeliği hiçbir varlığın tek başına var olamayacağını fısıldıyordu. Belki de kuantum fiziğinin laboratuvarlarda ulaştığı kimi kavrayışlara, insanlığın en eski uygarlık coğrafyası sezgisel bir dille binlerce yıl önce yaklaşmıştı. Bu, iki alanın aynı şey olduğu anlamına gelmez; fakat hakikate farklı yollarla yönelen düşüncelerin zaman zaman birbirini çağrıştırabileceğini gösterir. Bugün kuantum fiziği, yaklaşık dört yüz yıllık mekanik evren tasarımını kökünden sarsmaktadır. Ancak bu sarsıntı yalnızca bilimsel değildir; aynı zamanda metafizik, etik ve siyasal sonuçlar da doğurmaktadır. Çünkü klasik fiziğin üzerine kurulan dünya görüşü yalnız laboratuvarları değil, modern devleti, kapitalizmi, pozitivizmi ve merkezi iktidar anlayışını da derinden etkilemiştir.
Newton’un evreninde her şey hesaplanabilir, öngörülebilir ve denetlenebilirdi. Aynı mantık modern toplumun da temelini oluşturdu. İnsanın yerine yurttaş, topluluğun yerine nüfus, doğanın yerine kaynak, kadının yerine emek gücü, hakikatin yerine veri geçirildi. Dünya, canlı bir organizma olmaktan çıkarılıp yönetilecek devasa bir makineye dönüştürüldü. Fakat kuantum fiziği tam da bu mekanik ontolojinin merkezine sessiz ama sarsıcı bir soru bıraktı: Ya gerçeklik düşündüğümüz gibi nesnelerden değil, ilişkilerden oluşuyorsa?
İşte tam burada Mezopotamya’nın kadim belleği ile çağdaş fiziğin en ileri sınırları beklenmedik biçimde birbirine yaklaşmaktadır. Çünkü Mezopotamya, insanlık tarihinin ilk büyük toplumsal laboratuvarıdır. Tarımın, dilin, yazının, hukukun ve ortak yaşamın filizlendiği bu coğrafyada insan, kendisini hiçbir zaman doğadan ayrı düşünmedi. Nehir yalnızca su değildi; zamanın akışıydı. Dağ yalnızca kaya değildi; bellekti. Kadın yalnızca biyolojik bir varlık değil, toplumsallığın kurucu ilkesiydi. Toplum ise bireylerin toplamı değil, ilişkilerin yaşayan organizmasıydı.
Dicle ile Fırat arasında doğan ilk topluluklar yaşamı hiçbir zaman yalnız bireyin hikâyesi olarak okumadı. Toprak, su, kadın, emek ve söz; birbirinden kopuk değil, aynı yaşamın farklı tezahürleriydi. Belki de bu yüzden ilk tanrıçalar yalnız doğurganlığın değil, ilişkinin de simgesiydi. Çünkü hayat tek başına hiçbir şey üretmez; her şey başka bir şeyle birlikte var olur.
Gerçeklik katı ve donmuş değil
Baruch Spinoza, Tanrı ile doğayı aynı sonsuz tözün farklı görünümleri olarak düşünerek özne-nesne ayrımını aşmaya çalıştı. Alfred North Whitehead evreni nesnelerden değil, sürekli oluş hâlindeki olaylardan meydana gelen bir süreç olarak tanımladı. Henri Bergson bunu “süre”, Gilles Deleuze “oluş”, Martin Heidegger ise insanın varlıkla kurduğu ilişki üzerinden düşündü. Belki de bütün bu filozoflar aynı hakikatin farklı kapılarını aralıyordu: Varlığın ilişkisel doğasını.
Kuantum fiziği de benzer biçimde bize, gerçekliğin katı ve donmuş olmadığını; ilişkiler ağı içinde sürekli yeniden oluştuğunu gösteriyor. Bir parçacık gözlemlenene kadar farklı olasılıkları birlikte taşır. Bu yalnızca fiziğin konusu değildir; insanın da trajedisidir. Çünkü insan da tek bir kimlik değildir. İçinde yüzlerce ihtimal, binlerce geçmiş ve sayısız gelecek taşır.
Kuantum kuramında parçacığın konumu ve momentumu aynı anda mutlak kesinlikle belirlenemez. Bu yalnızca teknik bir sınırlılık değil, gerçekliğin doğasına ilişkin bir özelliktir. Belirsizlik, bilgisizliğimiz değil; varlığın yapısının bir parçasıdır. İnsan da böyledir. Hiçbir halk tek bir tanıma indirgenemez. Hiçbir kültür tek bir kimlikten ibaret değildir. Hiçbir birey yalnızca geçmişi değildir. Kimlik de oluş hâlindedir; ilişkiseldir. Bu nedenle mutlak kimlik politikaları kadar mutlak bireycilik de ontolojik olarak eksik kalır.
Çekim mi bağlılık mı?
Bugün kuantum dolanıklığı dediğimiz olgu, birbirinden büyük uzaklıklarla ayrılmış iki parçacık arasındaki güçlü korelasyonları anlatır. Modern fiziğin en dikkat çekici bulgularından biri budur. Fakat insanlık tarihinde görünmeyen bağların hikâyesi çok daha eskidir. Bir annenin çocuğuyla kurduğu ilişki, bir halkın diliyle kurduğu aidiyet ya da sürgündeki bir insanın memleketine duyduğu özlem… Bunların hiçbiri metreyle ölçülemez; ama varlıkları inkâr da edilemez. Belki de evrenin en derindeki yasalarından biri yalnızca çekim değil, bağlılıktır.
Batı düşüncesi uzun süre hakikati parçalayarak anlamaya çalıştı. Varlığı nesnelere ayırdı, bilgiyi uzmanlıklara böldü, insanı doğadan kopardı. Oysa Mezopotamya’nın hafızası bütünlükten söz ediyordu. Nehir kurursa şehir de kururdu; kadın susturulursa toplum da sessizleşirdi; dil kaybolursa zaman da eksilirdi. Çünkü yaşamın hiçbir halkası diğerinden bağımsız değildi. Kuantum fiziği de bugün benzer bir uyarıda bulunur. Gözlemci ile gözlenen tamamen bağımsız değildir. Ölçümün kendisi bile fiziksel sürecin bir parçasıdır. Bu bilimsel tespiti toplumsal yaşama doğrudan taşımak doğru değildir; ancak güçlü bir felsefi çağrışım üretir. İnsan dünyayı yalnızca seyreden biri değildir; onu kuran ilişkilerin de içindedir. Belki de en büyük yanılgımız, dünyayı dışarıdan izlediğimizi sanmaktır.
Abdullah Öcalan’ın modernite eleştirisi
Bu noktada Abdullah Öcalan’ın modernite eleştirisi de dikkat çekici bir tartışma alanı açar. Toplumu, kadın özgürlüğünü ve ekolojik dengeyi birbirinden ayrılmaz alanlar olarak ele alır; uygarlığı yalnızca iktidarın tarihi değil, aynı zamanda bastırılmış toplumsallığın tarihi olarak okumaya çalışır. Bu yaklaşım farklı çevrelerde farklı biçimlerde değerlendirilmektedir. Kuantum fiziğiyle doğrudan bir bağ kurmak bilimsel olmaz; ancak toplumsal gerçekliği ilişkiler ağı olarak kavrama çabası bakımından çağdaş ilişkisel ontoloji tartışmalarıyla karşılaştırılabilecek yönler taşır. Bilim ile felsefe aynı disiplin değildir. Mitoloji bilim değildir; kuantum kuramı da metafor değildir. Yine de insanlık tarihi boyunca hakikate ulaşmanın tek bir dili olmadı. Matematik başka konuşur. Mitoloji başka konuşur. Şiir başka konuşur. Felsefe başka konuşur. Toprak ise hepsinden eski bir dil bilir.
Carl Gustav Jung, mitlerin yalnızca anlatılar değil, kolektif bilinçdışının simgesel ifadeleri olduğunu söyler. Mezopotamya’nın tanrıçaları, tufan anlatıları, bereket ritüelleri ve ölüm mitleri de bu açıdan insan zihninin derin arketipleri olarak okunabilir. Kuantum alanı ile kolektif bilinçdışı aynı şey değildir; fakat her ikisi de görünmeyenin görüneni etkileyebileceğini düşündürür. Modern uygarlık görünene tapmaktadır. Kadim uygarlık görünmeyeni dinliyordu. Belki insanın kaybettiği şey tam da budur: dinleme yeteneği.
Çünkü evren konuşmuyor; titreşiyor. Toprak bağırmıyor; hatırlıyor. Nehir yürümüyor; zamanı taşıyor. İnsan yalnızca yaşamıyor; anlam üretiyor.
Belki kuantum çağının insanı ne yalnız Newton’un makinesinde yaşayabilir ne de yalnız eski mitolojilerin gölgesine sığınabilir. Yeni bir dile ihtiyacımız var. Çünkü atom bize belirsizliği öğretiyor. Mezopotamya hafızayı öğretiyor. Bilim sorumluluğu hatırlatıyor. Etik ise birlikte yaşamanın imkânını. İnsan belki de ancak bu dört unsur birleştiğinde tamamlanabilir: bilim, hafıza, etik ve özgürlük. Sonunda geriye tek bir soru kalıyor:
Birbirimize ve yaşadığımız dünyaya böylesine bağlıysak, gerçekten kime zarar veriyoruz?
Belki bundan dolayı Mezopotamya’nın en eski çamur tabletlerinden kuantum alan kuramlarına kadar uzanan bütün bilgi tarihinin özü tek cümlede saklıdır: “Varlık, sahip olunan bir nesne değil; birlikte kurulan sonsuz bir ilişkidir.”
İnsan bunu unuttuğu ölçüde uygarlık büyür ama hakikat küçülür. İnsan bunu yeniden hatırladığı gün ise bilim, felsefe, etik ve şiir aynı nehrin farklı kıyıları olmaktan çıkıp aynı suyun birbirine değen dalgaları hâline gelir. Belki de insanlığın önündeki en büyük entelektüel görev, evreni yalnızca açıklamak değil; onun içinde nasıl yaşayacağımızı yeniden düşünmektir. Çünkü hakikatin değeri, yalnızca neyi bildiğimizle değil, o bilgiyi hangi etik ve toplumsal sorumlulukla kullandığımızla da ölçülür.