Evren anayasası egemenliğinde geçen 33 seneden sonra memleketin haline bakın: Devletin tepesinde ve içinde Cemaat-AKP kavgası şiddetlenerek sürüyor. F. Gülen uzaklardan beddualar yağdırıyor. AKP liderleri de Ankara’dan karşılık veriyorlar. Yolsuzluk, çeteleşme suçlamaları havada uçuşuyor. Her iki taraf da Allah’a güvendiğini söylüyor. Ama Allah onlara güveniyor mu acaba? Bunu hiç düşünmüyorlar. Benim bildiğim kadarıyla, dindar insanlar arasında beddua etmek pek de makbul değildir. Makbul olan hayır dua etmektir. Ne var ki, F. Gülen ağzından alevler fışkırtarak beddualar yağdırıyor.
Gülen’in, daha önce de Kürtlere yönelik bedduaları meşhurdur. Anlaşılıyor ki, bu beddualar sonucu KCK operasyonu denilerek binlerce insan zindanlara atılmıştır. Allah bu duaları ne kadar kabul eder bilmiyoruz ama anlaşılan bazı emniyet ve yargı mensupları emir telakki ediyorlar. Hatta bir Yargıtay üyesinin yasalara-vicdanına değil de, F.Gülen’e sorarak karar verdiği söyleniyor. Böylece Devrimci Karargah ve Ergenekon davalarında görülen birçok şaibenin nedeni de anlaşılıyor. F. Gülen, bir süredir de AKP liderlerine beddualar yağdırıyor. Her iki tarafın kalemşörleri, silahşörleri kılıçlarını-palalarını çekmişler sallıyorlar. İki tarafı uzlaştırmak isteyenler de çaresizce pes ettiklerini söylüyorlar. İki taraf arasında kıyasıya bir çatışma büyüyerek sürüyor.
Çatışmanın dinle imanla ilgisi olmadığı, hele hele sevap kazanmak için hiç yapılmadığı açıktır. İki taraf, 12 senedir birlikte iktidar ve suç ortağıdır. Bugün, kendi aralarında iktidar ve çıkar kavgası çıkmıştır. Bu kavganın dış boyutları da önemlidir. Zaten taraflar da bunu gizlemiyorlar. Yani milletin yüce menfaatleri ya da dinin gerekleri için değil, iktidar ve çıkarlar için kavga sürdürüyorlar. 12 Eylül faşizminin anayasası gölgesinde iktidarlarını sürdürenler, bugün birbirlerine girmiş durumdadır. Bu sadece AKP’nin ya da cemaatin değil, ikisinin birden ve esas olarak da bu sistemin tümüyle iflasıdır. 12 Eylül faşist darbesiyle restore edilen ırkçı-sömürgeci yapı, ideolojik-politik ve örgütsel olarak iflas etmiştir.
Erklerin ayrılığı ve bağımsızlığı denir. Ama yasama-yürütme-yargı erkleri ve devletin bütün kurumları birbirine girmiştir. Yarın kimin ne yapacağı belli değildir. Askeri müdahale sözleri konuşulmaya başlanmıştır. Bu kargaşa ortamında tek çare, hızla ve en geniş demokrasiyi gerçekleştirmektir. Bunun için de, devam eden ateşkes şartları her fırsatı sunmaktadır. Türkiye demokratikleşmeden Kürt sorunu çözülmez ya da Kürt sorunu çözülmeden Türkiye demokratikleşemez.
Yaşanan kriz sadece AKP ve Gülen çelişkisinden ibaret değildir. Onlardan birinin kaybetmesiyle-kazanmasıyla hatta son anda uzlaşmalarıyla da bitmeyecektir. Çünkü kriz bu sistemin krizidir ve köhnemiş-kokuşmuş olan bu sisteme son verilmeden bir çözüm olmayacaktır. Bu nedenle çatışmaya seyirci kalmak da, “hükümet istifa-Erdoğan istifa” hedefiyle sınırlı tutmak da yanlış olur. Sistemi aynen sürdürmek isteyen CHP-MHP-Cemaat ittifakının değirmenine su taşır. Halklarımızın geleceğinin sorumluluğunu taşıyan demokratik ve sosyalist güçler tarihi bir fırsat ve sorumlulukla karşı karşıyadır. Onlar mevcut çete iktidarlarını sürdürmek istiyorlar. “Vesayeti kaldırdık” derken kendi vesayetlerini kurmaya çalışıyorlar. Biz ise her türlü çeteciliğe, soygunculuğa karşı, halklarımızın iradesine dayanan özgür-demokratik öz yönetimini savunuyoruz. Ne askeri vesayet, ne de AKP ve Cemaat vesayeti!
Halkların özgürlüğüne-iradesine saygılı, yeni ve demokratik bir anayasa için tam zamanıdır. Yoksa yarın çok geç olacaktır.
Bir esnafın işleri ters gitmiş. İflas etmiş-edecek. Kutsal bildiği bir türbeye gidip dua etmeye başlamış:
- Allah’ım, bana acilen bir milyar ver.
O sırada yanına gelen birisi de ellerini açıp dua eder:
- Allah’ım bana bii on kaat ver.
Esnafın canı sıkılır. Cebinden bir onluk çıkarıp yeni gelene verir:
- Al lan sana on kaat, çek git. On kaat için Allah’ı meşgul etme!”
Kendi diktaları için çarpışan bu duacı-bedduacı takımına, halklarımızın birer on kaat verip acilen başından def etmesi gerekiyor.
BEDDUALAR
12 Eylül faşist darbesinin elebaşı Evren, bu dua ve beddua işini siyasete soktu. Hacca giden ilk devlet başkanıydı faşist general. Bir yandan Gülenciler dahil her türlü dinci akıma yolu açıyor, bir yandan da meydanlarda kendisinin de bir hocaoğlu olduğunu söyleyip başmüftü gibi ayetler, hadisler okuyordu. Bir yandan laiklik-Atatürkçük nutukları atıyor, bir yandan da dindar insanları kandırmak için dini sonuna kadar kullanıyordu. Gerçi Diyanet İşleri Teşkilatı olan bir ülkede laiklik hiçbir zaman olmamıştır. Ama 12 Eylül faşistleri mecburi din dersleriyle bunu açık hale getirmiştir.