Dışarıdan Amed’e giden herkesin ilk ziyaretgahı Sur’dur. On yıllardır bu böyle. Dışarıdan gelene ilk etapta bir labirenti anımsatan Suriçi’nin Amed’le özdeşleştirilmesi, sadece taşlarının şahitliğinden değildir. O taşlar ki şehrin binlerce yıllık tarihinin belleğini taşırlar yüzeylerinde. Yüzeyse zamanla öz olmuştur şehre, siyah simalara bürünmüştür duvarlar ve onların ardında saklı olan ne varsa. Bellekse canlı müzesi değildir yerli ve yabancı turistlerin cazibesine kapıldığı. Güneş değdiğinde dar sokaklarına, havada parıldayan tarihin tozu değildir. Hayır, bellek dediğin dün, bugün ve yarındır. Özdür, varlıktır, kimliktir. Amaçtır, umuttur, özgürlüktür. Mücadeledir, direniştir, serhildandır. Sur bütün bunların toplamıdır. Sadece Amed için değil, özgürlüğün peşinde koşan Kürdün genetik haritasıdır. Yok edilmek istenmesi bundandır.
Lakin bu yeni bir konu değil. Amedliler, ‘yıkım’a göre kulağa daha hoş gelen ‘kentsel dönüşüm’ kavramına yabancı değil. Kırklar Dağı veya Dicle Vadisi Projesi en bilinen örnekleri oluşturuyor. Şu anda da Diyarbakır Valiliği, Dicle Vadisi ve Sur’da dört “doğal turizm ve rekreasyon” projesi sürdürmektedir. ‘Rekreasyon’ gibi afili kelimelerle – ki anlamı ‘eğlence’ veya ‘hoş vakit geçirme’dir – işin yıkıcı boyutları gizlenmeye çalışılıyor. Ancak bir yandan da bu isimlendirmeler oldukça öğretici olabiliyor.
Ki doğrudur, bir açıdan birilerine daha geniş bir ‘eğlenme alanı’ yaratmak uğruna birilerinin yaşam alanı yıkılmaktadır. Evleri başlarına yıkılan, su ve elektriği kesilen, gülünç miktarlarla ‘telafi’ edilen, yurt bildikleri mekandan zorla sürülenler, her türlü hakkı gayet rahat inkar edilenler kimlerdir? Elbette ki Amed’in en yoksulları, şehrin ‘pejmürde proletaryası’. Evleri kepçeyle yıkıldığında yerine inşa edilecek o avam konutlarda oturmayı bir yana, kurulacak ‘sosyal tesisler’in yanından geçebilecekler mi?
Bu filmi daha önce görmemiş miydik?
Bugün Sur’da yıkıma karşı direnen ailelerin etrafının kalabalık olmamasının bir nedeni de bu değil midir?
Amed’deki ‘kentsel dönüşümün’, yani yıkımın siyasi boyutları aşikar. Bunlar bir yana. Ancak konuyu sistemsel veya sınıf temelli bir perspektifle de irdelemeye ihtiyaç vardır. Zira Sur’da, Dicle Vadisi’nde veya Kırklar Dağı’nda yaşananları sınıf boyutunu görmezden gelerek ne anlamak ne de anlatmak mümkün.
Gentrifikasyon olgusu Kürdistan’a Amed üzerinden giriş yapmıştır. Şehir sosyologlarının son yaklaşık 50 yılda giderek daha sık kullandığı bu kavram, orta sınıfın proleter yaşam alanlarına dönüşünü sağlamak amaçlı geliştirilen ‘modernleştirmeyi’ ifade ediyor. Yani şehir içindeki işçi ve emekçi sınıfa ait eski dokunun, orta sınıf (‘gentry’) yerleşimine dönüşümüdür aslında ‘kentsel dönüşüm’. Buna aynı zamanda ‘seçkinleştirme’ de deniliyor.
Geçen günlerde evinin devlet tarafından yıkılmasına karşı direnen bir kadın, “Devlet bu, ondan başka bir şey beklemiyoruz ama bugün yanımızda durmayan Amedlileri affetmeyeceğim” sözleriyle sitem ediyordu.
Sur bir sınavdır. Yok edilmek istenen de hepimizin hafızası, ortak belleğimizdir. Şimdiden belleğini yitirmiş olanlar zaten Sur halkının yanında yer almıyor. Ama geri kalanların daha fazla vakit kaybetmeden Lalebey ve Alipaşa mahallelerine koşup, burayı direniş alanına dönüştürmeli. Eğer yüzler, hatta binler aralıksız bir şekilde yıkıma karşı dursa, mücadele mevzilerini hiç terk etmezse, hatta kepçelerin hedefindeki evleri bir nevi ‘işgal evlerine’ dönüştürse devlet orayı yok edemez. Eğer Sur hepimizinse yapılacak olan tek şey budur. Öbür türlü bu filmi daha çok izleyeceğiz; sadece Amed’de değil, Kürdistan’ın her yerinde.
