Sabah saat 04.45 suları, korkunç bir gürültüyle yatağımdan sıçrıyorum. Uykunun verdiği sersemlikle sesi anlamaya çalışıyorum, rüya ile gerçek arasında gidip geliyorum. Önce yakın bir yerler de bomba patladığını düşünüyorum, sesin yankısı hala kulaklarımda. Hemen yataktan fırlıyorum, sayısını hesaplayamadığım birçok insanın ayak seslerini duyuyorum apartman boşluğundan. O an da misafir kaldığım evin kamerasından dışarıya bakmak aklıma geliyor, kar maskeli ve çelik yelekli polisleri görüyorum bahçe kapısında. Belli kaldığım apartmanın dairelerinin birinde veya bir kaçında polis baskını var.
Üst kattan “yat aşağıya, kıpırdama, bu daha öncekiler gibi olmayacak” diye bağıran polislerin seslerini duyuyorum. Birkaç dakika geçmeden benim kaldığım dairenin kapısı da kırılırcasına çalınıyor, mecbur açıyorum. Her gün birilerinin tutuklandığı bir ülke de bu olay şaşırtmıyor beni. Kapıyı açtığımda, kar maskeli polisleri merdivenlerin başında tekrar görüyorum, başka bir polis, “yukarı çık” diyor, nedenini sorduğumda “yukarı çık, kimliğini de yanına al, komşunun evinde baskın var, sen de gelip tanıklık yapacaksın” diyor. Olabildiğince emri vaki, kaba, eril bir dili var benim ile konuşan polisin. Yukarıda ki sesleri duyunca gelenlerin özel harekatçı seçilmiş timler olduğunu anlamamak mümkün değil.
Tanıklık yapma zorunluluğum yok, bunu biliyorum, ya “hayır, yapmayacağım” dediğim de, polis elindeki tabancayla kafama vursa, ya da o kar maskeli polis bana bir tane yumruk indirse! Yakın zamanda beyin kanaması geçirmiş biri olarak, hala etkileri ve tedavisi devam ederken böyle bir riski almaya ne yalan söyleyeyim korktum. Bir de ellerinde ki silahlarla beni vurabilirler. Abarttığımı düşünenler varsa, biraz gündemi takip etmeleri yeterli… Bu ülke de insanların nasıl hukuksuz bir şekilde gözaltına alınıp, yargılanıp, tutuklandığına ve aynı hukuksuzlukla nasıl öldürüldüklerine tanık olacaklardır…
Tanıklık etmeyi kabul etmemin diğer bir nedeni de komşularımın çocukları vardı, hani yukarı çıktığım da belki o çocuklara, ya da evin annesine bir yardımım olur düşüncesindeydim, hoş o koşullar altında ne yardım edeceksem artık…
Üst komşularla selamlaştığımız vardı ama birbirimizi pek tanımıyorduk. Yukarı çıktığımda evin babasını elleri arkadan kelepçeli oturtmuşlardı koltuğa. Kelepçeleri görünce, polislere dönüp, “ne yaptığınızı sanıyorsunuz? Bu evde çocuklar var, babalarını böyle görmemeli” dedim. Nasıl olduysa insafa geldiler ve kelepçeleri çözdüler. Evin annesini aradı gözlerim,  kucağında küçük bebeği ile polislerin arkasından bir o yana, bir bu yana koşturup duruyordu. Gözlerim ise başka birini arıyor. O evde yaşayan 7-8 yaşlarında bir çocuk daha olduğu biliyorum. Telaş içerisinde çocuğu soruyorum, kucağında bebeği ile koşturan kadıncağıza, “odasında” diyor. Odaya giriyorum, önce göremiyorum, daha dikkatli bakınca yorganın altına kafasını sokmuş, muhtemelen dışarıdaki sesleri anlamaya çalışıyor.  Beni görünce, yüzüme bakıyor, onun o gözlerinde gördüğüm korkuyu ömrüm boyunca asla ve kata unutmayacağım.
Polisin biri, bana “dışarı çıkın” diyor. “Ama çocuk çok korkmuş” diyorum. “Tamam, siz çıkın oradan, o odaya girmeyeceğiz” diyorlar. Daha fazla ısrar etmiyorum, ısrar edersem, polislerin odaya girip çocuğun daha fazla korkmasına, oyuncaklarını ellemelerine ve en önemlisi de onun o masum mekanına zarar vermelerine neden olabilirdim ve o görüntü daha bir ürkütecekti o minik yavruyu…
Tekrar salona evin babasını oturttukları koltuğun karşısına oturuyorum. Orada değilim aslında, sadece bedenim orada. O an hafızalarımın tüm yaraları tek tek kendini göstermeye ve kanamaya başlıyor. Ben de tıpkı yorganın altına kafasını sokan çocuk yaşlardaydım evimiz böyle basıldığında, onun babasını götürüyorlardı benim ise ağabeyimi. Gelen polislerin yüzleri hep aynı, roller aynı. Aradan 30 kusur yıl geçmesine rağmen ben o çocukluğumdaki korkuyu hala yüreğimin bir kenarında taşırım, korkak bir insan olduğumdan değil, bana o korkuyu yaşatanlardan korkarım hep. Biliyorum ki, o küçücük, minicik kız da benzer şeyleri yaşayacak, belki daha travmatik olacak yaşayacakları, hoş kimin umurunda. Bunları düşünürken, yanaklarımın ıslanmasıyla kendime geliyorum.
Evin babasını götürüyor polisler, evin annesi güçlü, mağrur, dik ve onurlu bir şekilde yolculuyor kocasını… Annesinin kucağındaki minik bebek ise olanlardan habersiz ama bir huzursuzluk olduğunun farkında, ağlıyor sürekli. Dağılmış evin ortasında kalakalıyoruz hep birlikte. Yorganın altına saklanan küçük kız ise, “babamı nereye götürüyorlar? Neden arabanın arkasına bindirdiler? Babamı tutukladılar” diyerek ve aklı sıra korkularını gizlediğini sanarak ilgisiz davranmaya çalışıyordu. 
Şimdi o küçük kız, tüm hayallerini, umutlarını, babasına olan sevgisini, belki yıllarca babasını görememenin verdiği yoksunluğu, polislerin evlerini nasıl talan ettiğini, kendisini o yorganın altına saklayan duyguyu, yumruk yapsa, o yumruk bir taş olsa, o taş gidip bir panzere değse ne olur? Tıpkı babası gibi, elleri kelepçelenir, yaşına, başına bakmadan alıp götürürler zindana…Bugün taş attıkları gerekçesiyle cezaevin de olan bütün çocukların hepsi, tıpkı bizim küçük kız gibi, benzer sahnelerden geçmiş çocuklar.