Lacan “Özneden, tam da dehşet verici bulduğu adaletsizliği hazla üstlenmesi istenmektedir.” der.

Yani faşizm, sevme zorunluluğudur aslında, “zorla güzellik” diye bir şey varsa odur faşizm. Ülkeye hep zorla, bayrak, Atatürk, vatan sevgisi enjekte edildi. Ev içlerinde birbirimizden hep kuşkuyla ve nefretle bahsedişlerimiz, birbirini hep kabul eder gibi yapan, komşu olamayıp öyleymiş gibi kabul ederek davranmalarımızdan, ülkeden ve tüm koşullarından nefret edip de sevdiğimizi var kabul etmelerimize ve bize sevgi gösterisinde bulunmamızı dayatan tüm yaygın resmiyete kadar, hayatımız hep bu kabullerin tel örgüsüyle kuşatıldı. Evine “bazı hallerde bayrak asmayanları” yazdık aklımızın bir köşesine, birbirimizin devleti, gardiyanı, celladı olduk cennet vatanda.

Kimse sevmiyor Türkiye’yi, ama bunu düşünmek yasak. Mesela niçin senelerdir Avrupa vizesi isteyip durduğumuzu en vatanseverimiz bile düşünmek istemiyor. Kanada, ABD ya da Rusya Türk vatandaşlarına sınırsız, süresiz vize verse dolar yakanlar ne yapardı acaba?

Benzetmek gibi olmasın ama darbeci Arjantin’de ve totaliter-faşist devletlerde fiilin kendisi yasakmış. Buna göre öldürülmek ‘kaybolmak’ demekmiş, işten atılmak ‘istirahata çekilmek’, tutuklanmak da ‘içeri girmek’. Yani zorbalıkla yönetilen ülkelerde, gerçekleşen olayı anlatan fiil yerine daha normalleştirilmiş sözcüklerle akla, anlama ve kelimelere tecavüz edilir. Böyle konuşularak rejimin suç ortaklığı seslendirilmemiş, gerçekler anımsanmamış ve hiç kimse bir şey farketmemiş gibi yapılır. Tuhaf bir zihni hile.

Bizde de “gözaltında kayıp” var, katillerini isim isim bilmemize rağmen. Birbirimize itiraf edemediğimiz işlerin yolunda gitmediği ve kendimiz için yeni bir hayat kurma arzusunu bir suç ve küfür gibi fişlenerek taşıdık boyunlarımızda. 

Biz Türkiye adlı devlet kuruluşunda yaşıyoruz. Henüz ülke yapamadık bu kuruluşu, çünkü bizzat kurucuları da dahil dönem dönem herkese ağır gelen şartları var. Yurttaşlığı en fazla şarta bağlanan, hükümlülük ve “sorumluluk” isteyen kuralları var, öyle kolay değil. Fikrimizi, vicdanımızı nasıl hür yapacağız diye devlet öğretmenleri hastanede, kışlada ve okulda bu vatandaşlığın muteberliğini çemkirip durdular yüzlerimize. İyi bir şey olduğunu söylüyorlardı vatandaşlığın, o olmak için okuduk, çalıştık, yönetildik, Godot’yu bekler gibi. Ama olmadı. 

Adına Cumhuriyet denilen rejimin Ermeniler yok edildikten sonra Kürtler,Aleviler, Müslümanlar ve solcular başta olmak üzere ulus-devlet yurttaşlığının homojen ideasına uymayan her kesimden insan aşağılandı, zulüm gördü veya reddedildi. Yani artık bugünlerde eski Türkiye nostaljisine güzellemeler var ama eskisini de biliriz biz bu yeninin. Hala devletin biz vatandaşlarından ne istediğini anlayamadık.

Gergin bir cumhuriyetti ama vicdanı hürdü. Ellerimize, evlerimize ve iş yerlerimize resmi bayramlarda bayraklar tutuşturulur, birbirimize karşı şu ay yıldızlı bayrak altında yaşamanın ne kadar muhteşem bir şey olduğunu anlatmış olurduk, kıvançla ve gururla. Bu yüzden Kuzey Kore devlet törenlerini bizler kadar anlayan var mı? Ertesi gün hayat normale dönünce resmi törenden sonra protokol çadırları ve kürsü şehrin orta yerinden kaldırılıp fırınlar gene ekmek çıkarmaya başlayınca ve şehir olarak “rahat” komutuna uygun davranmaya başlayınca bir bayramı daha geride bırakarak kendi dertlerimize, küçücük dünyalarımıza dönerdik. Sevmemiz emredilirdi devlet düşüncesini, biz Kürtlere kalan yalnızca daha çok sevmekti.

Törenlerde konuşan devlet erkanının yazılı ve son derece soğuk cümlelerinden, hep talimatlardan başka bir şey okuyup okumadıklarını merak ettiğim bu devlet büyüklerinin ellerindeki kağıtları ne kadar düzgün okuduklarını düşünürdüm. 

İlelebet payidar kalacaktı cumhuriyet ama dahili ve harici bedbahtları bulup temizlemek lazımdı cennet vatandan. Gezmeye ya da eğlenmeye kalktığımızda bile resmi tatile denk gelirse altımızda yatan şu toprağı sıktığında fışkıracak olan şühedayı hatırlattılar, saygı ve minnet etmemizi istediler. “Şehitlerimiz” dedikleri savaşta ölen yoksullar için ne kadar minnet duysak azdı. Allah rahmet eylesin. Ölülerinden başka övünecek bir şeyi olmayanlar diyarıyız. Zira onlar ve Ulu önder olmasa adlarımız Michael, Jean ya da Aleksey olabilirmiş, ilkokul öğretmenimiz öyle söylerdi. 

Memlekete büyüyüp “yurda yarar bir insan” olmak maksadıyla, kitaplarla ilgilendik. Çünkü gene aynı ilkokul öğretmenimiz, “okumayan eşektir” diye 10 sayfa yazı yazdırmıştı tüm sınıfa. Kitaplarla cezaevleri arasındaki sonsuz uzamda neler olduğunu anlatmayayım, çok tatsız. Ama böyle bir rejimi tamamlayıp yeni bir örfi idare rejimine geçtik artık. Yakında bir başkanımız ve daraltılmış seçeneklerle artık herkesi “sevmeye zorlayacak” bir rejimimiz olacak. Yeni hedefimizin bu kez Eski Türkiye’de tek kanallı yıllarda, resmi törenlerde ve askerde sıkça sözü edilen muasır medeniyetler seviyesi “hedefi” geride kaldı. O, “eski Türkiye’ye” ait. Eski Türkiye’de aşağılayarak haykıran üniformalılar ve gür sesli heybetli askerler, muasır medeniyetler seviyesinden söz ederdi. Bebek ölüm oranlarında, eğitim ve bilim kalitesinde, zeka yaşında ya da gündelik konuşulan kelime sayısında bir türlü ulaşamadığımızı bilerek altında ezildiğimiz o “seviye”...

Demek ki eskisi, “vizyonumuza” dar gelince yeni hedefimiz “nurlu ufuklar”. Yani oraya varınca tıpkı Musa’nın kavmine kutsal topraklara varınca yiyecek, su ve meyve vaat eden çöllerdeki insanlar gibi yeni “hedefimiz” bu. Bu devlet kuruluşu hiç bir zaman ülke olmadı, bir coğrafyaydı yalnızca. Kürtler olarak nasılsa bize hava hoş, devletle ihtilafımız var ve bununla kendi “usüllerimizle” başa çıkacağımıza inanıyoruz. Sloganlarımız da isteklerimiz de dünkülerle aynı. Barış teklifimiz kabul görmedi, olsun. Ama asıl şimdi yüz yıldır yaşadığımız bu temerküz kampına hoş geldiniz Türk kardeşlerim.