Şiddet olayları her gün olur. Ama şiddete karşı mücadele bir gün, bilemedin bir hafta yapılır. Biraz tartışırız, konuşuruz, öfkeleniriz. Vicdanlarımız yumuşar o dönemler. Duygular şaha kalkar her olay karşısında. Bazen çaresizlikler çöker insanın içine. Sonra yaşam kaldığı yerden devam eder. Herkes kendi sınırlarında, bu kısır döngünün girdabında kıvranır acılarıyla. Ta ki bir sonraki mücadele gününe kadar. Aslında o bir günde, yeni yılın şiddetine ruhumuzu, bedenimizi, duygularımızı hazırlama günüdür sanki. Alışkanlık dünyanın en zor şeylerinden biri. Acıyla yaşamaya alışmak, kötünün iyisiyle yetinmeyi öğrenmek bizim gibi ezilen toplumların ve cinsin vazgeçilmezidir. Teselli ararız hep. Küçük şeylerden büyük mutluluklar umarız.
İşte yılda bir gün veya bir hafta, şiddete karşı mücadele günü de küçük çabalardan büyük sonuçlar beklediğimiz dönemlerdendir. Yanlış anlaşılmasın yapılan etkinlikler ve çabaların küçüklüğü değil sorun. Şiddet olaylarının yaygınlığı ve beslendiği zihniyettir esasta sorun olan. İçinde yaşadığımız dünya o kadar kuşatılmışki bu zihniyetle en büyük çabalarımız bile küçücük kalıyor. Bu zihniyetin somut sonuçlarını irdelediğimizde korkunç sonuçlarla kaşılaşıyoruz. Mesela demokrasi konusunda model kabul edilen, birçok halk ve kesim açısından umut kapısı sayılan Avrupa’da yaşananlar kadın özgürlük mücadelesinin büyütülmesinin ne denli zorunlu olduğunu kanıtlar nitelikte. Neden mi? Hani dünyanın en demokratik sistemi sayılıyor ya! Kimse kolay kolay irdelemez burada yaşananları. İşte kötünün iyisine bir örnekte bu.
Fransa’da her iki günde, bir kadın eşi veya arkadaşı tarafından öldürülüyor. Her yıl 25 bin kadın tecavüze maruz kalıyor. Almanya’da yılda 300 kadın kocası tarafından öldürüyor. Her yıl yaklaşık 45 bin kadın çocuklarını da alıp sığınma evlerine kaçıyor. İngiltere’de, her üç günde bir kadın dövülerek öldürülüyor. Tüm şiddet suçlarının dörtte birini ev içi şiddetler oluşturuyor. İtalyan kadınlarının yüzde 64’ü evlerinde öldürülüyor. Hollanda’da beş kadından biri, erkek arkadaşının şiddetine uğruyor.
Avrupa Birliği kurumlarınca yapılan araştırmalara göre; Avrupalı kadınlar özellikle evde şiddet görmekte ve her 4 kadından biri, hayatları boyunca, en az bir defa aile içi şiddetle karşılaşmaktadır. Avrupa’da her 7 kadından biri ya cinsel ilişkiye zorlanıyor, ya da tecavüze uğruyor. Amerika'da durum daha da kötü. Ortadoğu, Afrika, Asya ülkeleri ise kadına yönelik şiddet denince akla ilk gelen ülkeler.
Doğal ki bu tablo bir günlük mücadele ile aşılabilecek bir tablo değil. Kadın özgürlük mücadelesi süreklileşerek yaşamımızın bir parçası haline gelmelidir. Bir insanın eli ateşe değdiğinde gösterdiği reflekse benzer bir refleks göstermek gerekiyor. Ya kişi ateşe dokunmuyor. Ya da yanmamak için tedbir alıyor. Bu deneyimi illede yaşamak gerekmiyor. Çünkü toplumsal hafıza diğer nesillere bu deneyimi aktarıyor bir biçimde.
Kısaca sosyal, siyasal, ekonomik her alanda yaşamımızı kuşatan şiddet ve beslendiği zihniyete karşı bulunduğumuz her yerden, her coğrafyadan mücadele etmek kaçınılmaz gözüküyor. Kötünün iyisini bir kader gibi kabul etmek zorunda değiliz. Daha iyisi ancak mücadele ile, örgütlülük ve bilinç ile gelişebilir. Bir gün değil, her gün mücadele günü olmalıdır.