- “Bitkiye yüklenen anlamsızlık dönüp kadına da yüklenir. Kadına yüklenen anlamsızlıksa, kadın üzerinden bile bitkiye yüklenir. Az ihtiyacı olan, anaçlığı hiç bitmeyen, hep güzel, her üreten, hep verici… Tıpkı bir robot gibi.”
GÜLNAZ DUMAN
İnsanlar bitkilerden söz ederken çoğu zaman ‘çiçek’ diye seslenir; sanki bitkinin bütün varlığı o renkli, gösterişli parçadan ibaretmiş gibi. Oysa çiçek; bitkinin sadece bir an’ıdır, bir organı, bir yüzü.
Ben bitki satarken, müşterinin eline aldığı o canlıyı bütün haliyle anlatmak isterim. Kökünden gövdesine, alışkanlıklarından huyuna kadar… Ama müşterinin merak ettiği genellikle başkadır: ne kadar dayanır, ne kadar az su ister… Yine de, sorularını yanıtlarken araya bir-iki cümle sıkıştırır; onu, başına gelebileceklerden korumaya çalışırım. Bitkinin yeni serüveninin ne kadar uzun olacağı, bundan sonra da coşkulu mu durup, mızmızlık mı yapacağı bazen benim söyleyebildiğim o kelimelere bağlıdır. Karakteristik özelliklerini, bizim değil bitkinin alışkanlıkları, bakım evreleri, toprağı ve çevresiyle kurduğu mantığı, bu mantığın bitkide doğurduğu duyguyu basitçe ifade etmeye çalışırım. Diyebiliyorsam, onun hangi koşullardan çıkıp da dünyanın bu farklı iklimlerine getirildiğini; üstelik seralarda, tabiatına uygun olmayan ortam ve bileşenlere zorlanarak yetiştiğini anlatmaya niyetlenirim. Belki bir gün lazım olur.
Gerçekten de, müşterinin bu bilgiye ihtiyacı olur. En çok anlatmayı denediğim, bitkinin kökeninin hangi coğrafya olduğudur. Aslında; “bu bitki şu iklim, şu ülke ya da bölgeden geliyor” demem, görselle ilgilenen bir müşteriyi kaçırmanın en kesin yollarından biridir. Yine de söylerim ben.
Müşterilerin epeyce bir kesimi ise bitkiye zaten dekor olarak bakar ve bu dekorun uzun süreli olmasını ister. Sözümü kesip bana sorduğu soru ise aynıdır: Hep canlı kalan, az ilgi isteyen, yıl boyunca çiçeklerini koruyan bir bitki olsun. Yani çok çalışan, hiç yorulmayan, müşteri evden uzaklaştığında, o uzun dönem boyunca erdemini -dayanıklılığını, uyumunu kaybetmeyen bir canlı olsun.
Bu beklenti ile, erkeklerin kadınlardan istedikleri, beklentileri neredeyse aynıdır. Kapitalizmin erkekler üzerinden kadınları oluşturmak-görmek istediği biçim neyse, kapitalizmin kadın üzerinden bitkiye vermeye çalıştığı roller aynıdır. Bu roller tersinden de işletilse, yine de kapitalizm kendine hizmet ettirir. Bitkiye yüklenen anlamsızlık dönüp kadına da yüklenir. Kadına yüklenen anlamsızlıksa, kadın üzerinden bile bitkiye yüklenir. Az ihtiyacı olan, anaçlığı hiç bitmeyen, hep güzel, her üreten, hep verici… Az ilgi isteyen, duygusal ihtimam talep etmeyen kadın, yorulmadan çalışan, hep kendi kendine yeten, ne yaşarsa yaşasın ‘hep güçlü’ kalan. ‘Hep’tir kadından istenen… tıpkı bir robot gibi.
Öte yandan; gün boyu şikayet ettiği ne varsa, kadın da bitkiden ister. Bu talepler üzerine, bir keresinde dayanamayıp, müşteriye “Siz öyle misiniz?!” demekten kendimi alamadım. Çünkü; kapitalizmin bitkiye ve kendisine yöneltilen bu beklenti ve oluşturduğu dili bizzat kadınlardan duymak, zamanla; dayanılmaz bir tekrar haline geliyor benim için. O an konuşan aslında müşteri değil, kapitalizmdir. Anneler Günü ya da Sevgililer Günü değilse, karşımdaki müşteriler çoğunlukla kadındır ama, kadınlar bile bitkiye yaklaşırken evdeki, sokaktaki erkeğin sesini taşır.
Schlumbergera: Anneanne Çiçeğinin politik hikayesi
Bu beklentilerin en çok yansıdığı bitkilerden biri, halk arasında “anneanne çiçeği” diye bilinen Schlumbergera yani Yılbaşı Kaktüsü’dür. Bu sukulent, uzun ömrü ve ilgisizliğe dayanabilmesiyle gözde bir bitkidir; Bu yüzden kadın-erkek talibi çoktur. Ama ona çiçek açtırmak herkesin harcı değildir. Kapitalizm de onun bu özellikleri ve muhteşem çiçeklerini, sanabileceğinizden çok büyük bir sermayeye dönüştürmüştür. Hem bu beklentiler kapitalizmde kadın ve erkeğe öğretilmiş amaç ekseninde işler, hem de bitkiye ilgide belirleyici yaklaşımların kendisini oluşturur. Ama bakalım Schlumbergera nasıl çalışır? Metabolik seyri farklı işleyen, “Ben kolay bir canlı değilim,” diyen bu bitki, çiçeklerini açmak için özel bir ortam ister. Eğer beklentileri oluşmuyorsa, ne yapsanız tomurcuklanmaz bile. Bu beklenti, ille de ‘çiçek açsın’ meraklılarına büyük dert olsa da, çiçekliyken görsel bir şölen sunan bu bitkiden çiçeklenmiyor diye ilgi de kesilir çoğunlukla. Bitki, çoğu kişinin elinde ölüme terk edilir. Ama bu yaklaşıma ‘rağmen’, bitki yine de hayattan ümidi kesmez. Attığınız bir kuytuda, hiç beklemediğiniz karanlığa maruz kaldığında kış aylarında çiçeklenebilir. Sizi şaşırtması muhtemel bu davranışının nedeni size ceza vermek değil, öleceğini hissetmek ve soyunu sürdürmek için tohuma geçmeye niyetlenmektir.
Bu ve farklı ‘anneanne ya da anne çiçeği’ diye isimlendirilen bitkileri soranların çoğu, aslında büyüklerin bu bitkilerle kurdukları bağın hikayesinden çok; deneyimlerine güvendiklerinden, bu bitkilerin kolay yaşıyor olması ve ihmale rağmen yine de canlı kalabilmesiyle ilgileniyordur.
Keşke bu hikaye yalnızca Schlumbergera’ya ait olsa. Ama bugün, bitkiler de küresel bir piyasanın parçası haline getirildi. Duygularımızı en derinden etkileyen bu eşyalaştırılmış canlıya yüklenen anlamlar, kadınlara biçilen rollerle aynı yapısal mantığın içinden geliyor. Bitkiye dayatılan güzellik, verim ve uyum beklentisi, kadınlara yöneltilen toplumsal taleplerle karşılıklı olarak birbirini besleyen bir işleyişe dönüştü.
Kalanchoe ve Kaktüs: Göç, iklim ve dayanıklılık
Benzer bir hikaye, bu kez kökeni Madagaskar olan Kalanchoe’da karşımıza çıkar.
Tropik bir iklimde, bambaşka bir nem ve ışık düzeninde doğmuş bu bitki, Avrupa’nın seralarında yapay koşullarla hayata tutundurulur. Tıpkı yeni bir coğrafyaya taşınmış, kendi kültürel, tarihi ve coğrafi iklimi şaşırtılmış bir kadın gibi; bitki de zamanla alışır, ama alışırken değişir. ‘Bitkinin uyumlu hale getirilmesi’, kadınların Mezopotamya veya Levant’tan gelip bu topraklara yerleşirken yaşadıkları o dönüşüm gibi çok sert yapılır… Ben o yüzden, biz göçmen kadınları seralarda yan yana, aynı çizgide ve aynı viyol’lerde tutulan fide veya bitkilere benzetirim. Kalanchoe da evlere girmeden önce ya bu viyoller vasıtasıyla uzun yolculuklardan sonra, Madagaskar’dan tırlarla bu yabancı iklime getirilir; ya da henüz tohumken seralarda, oluşturulan suni iklimlerde bitkiselleştirilir.
Bu bitkilerin evlerdeki konumunu düşündüğümde, başka bir çarpıklık ve hoyratlık, bilinçsizce yapılan bir zorbalık da görürüm. Kapitalizm insanı, kendi sisteminin mekanizması içinde bir yere oturtur ya, Kalanchoe de aynı mantıkla evde bir yere alıcısı tarafından ‘oturtulur’.
Kapitalizmin bitkiye ve kadına aynı biçimi dayatmasının bir başka örneği de boyalı bitkilerde görülür. Aşırı kar hırsı yüzünden boyayıp sattığı, boyanan bitkinin nefessiz bırakıldığı, ömürlerinin azalıp solduğu, öldüğü bitkiler… Kozmetik düşkünü haline getirilen kadınların, ömür boyu kozmetik sanayiinin hem kendi ruhunu, hem de zar-zor biriktirdiği ekonomisini hiç edip çaldığı koca bir hırsızlığı görmedikleri gibi; boyalı bir bitkinin hissiyatını da anlayamadıkları bir yaklaşımdır bitkiyle ilişkileri.
Sadece bu örnekler bile, kapitalizmin ve maalesef kadınların da bitkiden ne beklediğini açık etmeye yeter.
Kapitalizm, kadını nasıl bakım talep etmeyen bir varlık olarak görmek istiyorsa, bitkiyi de aynı mantıkla ele alır. Çünkü bakım talebi zaman, emek ve maliyet demektir ve bu üç şey yaşadığımız ‘bitkisel hayatın’, yani sistem denilen şeyin en sevmediği üç boyuttur. Kadının sistemdeki konumuyla bitkinin süs bitkisi ekonomisindeki konumu aynı sinsi akılla yürütülür... Müşterilerin davranışları da bunu açık eder:
Hani kadınlardan hep verici olması istenir ya… Hep üretken, güzel, bakımlı, hazır ve sunumda olan… Bitkinin çiçeği de, kadının emeği gibi sonsuzmuş gibi görülür. Aralıksız bir sonsuzluk üstelik. Oysa kadınların da metabolik olarak çiçek açabileceği koşullar vardır. İhtiyaç duyduğu koşullar sağlanmadan o, verimlilik boyutuna geçemez, o boyutta kalamaz. Bir bitkiden sürekli verim istemek, tıpkı kadınlardan sürekli verim beklemek gibi, hem kendini hem de bitkiyi anlamamaktır. Çünkü hiçbir bitki sürekli çiçek açmaz; bu onun biyolojisine aykırıdır.
Pazarda ya da fuarda müşterilerimin, ama aslında dünya ekseninde ekolojik yaklaşımı olmayan, ekosistemi anlamayan, onunla anlamsal bir ilişki kuramamış tüm kesimlerin yaklaşımı ortaktır. Zaten kadının adı yoktur, zaten çoğu evde bitki de yoktur ve olsa da o bitkinin adını merak eden çok az kişidir. Az sorun çıkaran o eşya bozulur ya da ölürse atıldığında yerine yenisini koyabilecekleri, koyamasalar da “bir şey olmaz” deyip umursanmayacak bir eşya arayışı gittikçe çılgınlaşır, gittikçe hırçınlaşır.
İhmale rağmen hayatta kalan bitkilerdir kaktüsler… ihmale rağmen ayakta kalan kadınlar gibi. Başka türlü yaşam şansı tanınmayan bir coğrafyada büyüdükleri için, mecbur kalmışlardır. Şimdi bitkileri sulamaya bile zamanı olmayan kadınların ev ve bürolarını süsleyen dekorlara dönüştüler.
Tarihler boyu kendini evrimleştirerek gelen kaktüslerin hikayesindeki dikenlerin nedenini ise kimse bilmez. Oysa yaprakları vardı onun da… evrimin o uzun yolculuğunda, dikenlere dönüştürmek zorunda kaldığı yaprakları... Kaktüsün hikayesi yalnızca dayanıklılık değil, evrimin hiç farkına varmadığımız bir kaydıdır. Bu hikaye, botanik biliminin evrim sürecini en güzel anlatan konularından biridir ve başlı başına başka bir yazının konusu olmayı şimdiden hak etti.