“Ötekinin sistematik inkarı ve ötekini her tür insani özellikten yoksun bırakmaya yönelik delice kararlılık nedeniyle sömürgecilik, sömürge insanını kendisine sürekli “Aslında ben kimim?” sorusunu sormaya zorlar.” (Franz Fanon, Yüryüzünün Lanetlileri)
“Kine em?”
Bu soru aslında hem çatışmanın hem de uzlaşının başlangıcı olmuştur. Sistematik inkara karşı “Kimim?” sorusu başka birçok soruyu da beraberinde getirmiştir. Kendini arayışa dönük cevapların hepsi, yine kendini yeniden yaratarak ele aldığı gerçeğini savunmaya, savunduğunu ise kültürel, siyasal ve ekonomik olarak var etmeye dönüştürmüştür. Dönüşüm sadece örgütlü bir bilinçlenme ile mümkündür ve her “sistematik inkar” var olmanın mücadelesini mutlak şekilde başlatır.
Sezgisel olan söylemler yerini verilere ve karşılaştığı baskıyı yorumlamaya bırakır. Bütün geri kalmışlığın yükünü sırtında taşıyan ve hiç yokmuş gibi davranılan bir halk, çelişkilerini, çatışmalarını sırtından sopasını eksik etmeyen sistemi, elbette ki “Kimim?” sorusuyla karşılayacaktı.
Dünden bugüne, önümüze atılan “terör” söylemi bu soruyu sordurmayanla soran arasındaki mücadelenin yansımasıdır. Görmek istemediğimiz, sormak istemediğimiz, konuşmadığımız her şey inkarda ortaklaşan ezen yanımıza düşer. Ezilenin daha fazla ezilmesinde bizi suç ortağı yapanlarla hesaplaşamadığımız sürece, “terör” denen hikayenin arkasına dizilip ötekileştirileni linç etmek için tetikte bekleyeceğiz.
Sistemin bizlere, öteki üzerinde sağladığı üst, ileri, modern ve aydın olma “hediyesi”, başkalarına karşı “cahiller, köylüler, feodaller, kaba sabalar, yabaniler, görgüsüzler, şekilsizler, kirliler, kuyruklular, bozuk şiveliler, ter kokanlar…” olarak dil ve söylemde yer bulması, ileri ve modern olma halinin aslında şovenizm ile ne kadar kirletildiğini göstermektedir.
Ulus devlet, geçmiş yüzyılın argümanlarına sıkı sıkıya bağlıdır.
Bu bağlılık, değişen dünyaya yabancı olduğu kadar artık güdüktür de. Uluslaşmasını tamamlamış olanların, geri kalmış/bıraktırılmış olmalarından kaynaklı handikapları vatan, bayrak, ihanet gibi söylemlerle örtmeye çalışması, buradan beslenerek “ötekinin inkarını” ısrarla sürdürmesinin sadece daha büyük acılara yol açtığını yakın tarihimiz bize göstermiştir.
Kürt sorununun çözümünün “inkar” temelli ele alınışına dair geri dönüşün, söylemlerin en üst ağızlardan yeniden gündeme getiriliyor olması, tehlikeli sinyaller veriyor bir kez daha. Bunu sadece milliyetçi oylara talip olma isteği ile açıklamaya kalkarsak, yanılırız. İktidarın demokrasi, hak ve özgürlükler mücadelesi anlayışı, “ben verir, alırım” dan bir adım öteye geçmeyi başaramamıştır. Muhafazakar, milliyetçi tutuculuğa sürekli kapanması ve oradan bir iktidar devşirme çabası sınıfsal karakterine uygun bir refleks olmakla beraber, güçten düşmüş olmanın ve içten içe siyaseten yozlaşmanın ve kaybetme korkusunun da bir sonucudur. Bir taraf ulus devlet talebinden hızla uzaklaşırken, diğer tarafın hızla yeniden ulus devlet anlayışına sarılması arasındaki fark her gün daha çok açılıyor. CHP ve HDP’nin yeni bir dil ve siyaset söylemi ile geniş ve ileri talepler sunması, iktidar partisinin kendi içine doğru hızla kapanıp sıkışmasını sağlıyor. İleri olanın kitleler tarafından talep edilmesi, sadece iktidar karşıtlığını değil, ilerici bir dönüşüm talebini de gösteriyor.
Sistemsel bir sorun olduğu gerçeği bir kez açığa çıktı mı, üstünü örtmek imkansızlaşır.
Gezi isyanı ile başlayan değişim, dönüşüm talebi, bir arada yaşamaya ve paylaşmaya dair oluşan ortak ruhsal hareketlilik, sistemde büyük bir delik açtı. Bu deliği elde Kur’an din temelli bir söylem ile kapatmaya çalışmak ise başka bir “deliliğe” işaret ediyor.
Özlediğimiz şeye layığız.
‘Radikal demokrasi’ söylemi geniş kitleler içinde kabul görmeseydi eğer, bugün hiç konuşmuyor olacaktık. Demokrasi talebinde çıtayı yükselterek bize layık olanı istemenin “radikal” olduğu ironisi ise nasıl bir özlem duyduğumuzu ele veriyor.
“Kimim?” sorusunun artık cevabı var.
Şimdi emek eksenli sol siyaset, cevabı verilmiş ve kabul ettirilmiş bu süreci, sömürülenlerin, ezilenlerin ve ötekileştirenlerin emek cephesinde bir araya getirilmesi hedefi ile önümüze çıkacak. Ortadoğu ve Türkiye siyasetine dair emek eksenli bir paradigma değişimini sanırım yakın zamanda hissedeceğiz. “Kimim?” sorusuna cevap verenler “Biz kimiz?” sorusunu emek eksenli bir yerden ortaklaştıracaklar.
Geniş temelli toplumsal bir uzlaşma (yenilenme) kaçınılmaz olarak gündemimize oturacak.