İktidar aygıtını elinde tutan hegemonik güçler, kendilerine karşı konumlanabilecek her türlü muhalefet odağını, gelişebilecek her türlü örgütlenme ve hareketlenmeyi bertaraf etmek için çok çeşitli yöntemler uygularlar. Uzun süreli mücadeleler sonucu görece olarak daha örgütlü, daha demokratik bir kültürel iklimin olduğu ülkelerde, iktidarlar muhalefet odaklarına karşı çıplak bir zor, onları ortadan kaldırmaya yönelik direkt bir yönelim yerine daha inceltilmiş yöntemler geliştirmişlerdir. Onları ortadan kaldırmak yerine etkisizleştirmeyi yahut iktidara eklemlendirmeyi esas alan bir yöntem geliştirmişlerdir. Böylece hem toplumun tepkisini çekmemiş olurlar, hem da ortadan kaldırmanın sonucunda yerine daha radikal bir muhalefet odağının çıkmasını engellemiş olurlar. Ayrıca inceltilmiş yöntemlerle bu muhalefet odaklarını manipüle ederek iktidara hizmet eder duruma getirmiş olurlar.
Türkiye de, uluslararası neo-liberal sermayenin etkili bir ortağı olmaya başladığı oranda çıplak zor yöntemlerini azaltıp inceltilmiş şiddete daha fazla yönelmeye başlamıştır. Aslında bu yukarıdaki uzun girişi, Antalya Film Festival’inden belgesel film bölümünün çıkarılması ve Türkiyeli sinemacıların buna verdiği tepkinin analizinin doğru anlaşılabilmesi için yaptım. Belgesel sinema, kurmaca sinemaya oranla daha küçük bir ekip, daha az maliyetle gerçekleştirilebilme olanağına sahip olduğu için üretim aşaması kendini sınırlayacak finans, sponsor ilişkilerinden daha azade, daha demokratik bir süreçle gerçekleşmektedirler. Bundan dolayı da sözlerini daha içeriden, daha yüreklice ve daha iktidarlara karşı ezilenlerden yana bir yerde durarak söyleyebilmektedirler. Bu özellikleriyle belgesel filmler, belgesel sinemacılar arkalarına sanatın ve hakikatin gücünü alarak çok güçlü bir muhalefet odağı olabilmeyi başarmışlardır. Bu tüm dünya sinemasında olduğu gibi Türkiye sinemasında da böyle olmuştur.
İktidar, bu filmleri üretim aşamasındayken çekilmesini engellemekten tutalım, yasalar yoluyla gösterimini direkt yasaklamaya varan uygulamalar gerçekleştirmiştir. Ancak bu durum belgesel sinema üretimini engelleyememiştir. Direkt yasaklama yöntemi yerine iktidar öncelikli olarak kontrolünü elinde tuttuğu sinema dağıtım ağlarında ve televizyon kanallarında bu filmlerin halkla buluşma olanağını ortadan kaldıracak yollara başvurmuşlardır. Ama belgesel sinema her seferinde halkla buluşmayı sağlayacak bir kanal bulmayı başarmıştır kendine. Film festivalleri de bu halkla buluşma kanallarından biridir. Özellikle "Bakur" filminin eser işletme belgesi yoluyla sansürlenmesi ve bu duruma sinemacıların geliştirdiği tepkinin büyük yankı yaratması, Antalya Film Festivalini daha kapsamlı bir tedbir almaya götürmüş ve programından belgesel film bölümünü çıkarmıştır. Önemli sayıda bir sinemacı grubu bu duruma karşı tavır alarak Antalya Film Festivali’ni boykot etme kararı almıştır. Bu boykot yöntemi geçen yılki İstanbul Film festivallerinde denenmişti. Muhtemeldir ki bu yılki festival İçin İstanbul Film Festivali tedbirini alacaktır.
Sinemacıların, bu inceltilmiş sansür ve yasaklama yöntemlerine karşı geliştirdikleri tavır elbette çok değerlidir. Ancak bu baskılar karşısında eskiden beri çokça denenmiş ve aslında etki gücünü de önemli bir ölçüde yitirmiş boykot yöntemi yerine festivaller üzerinde daha etkili bir baskı uygulayabilecek, kamuoyunda bu sansürcü zihniyeti daha iyi teşhir edebilecek yöntemler üzerinde düşünmek ve bu yöntemleri örgütlemek için bir araya gelip tartışacak platformlar yaratmak daha sonuç alıcı olacaktır diye düşünüyorum. Zira sadece boykotla sınırlı kalacak bir tepki bir süre sonra bu sansürcü zihniyetin, kendisini hiç zorlanmasına mahal bırakmadan bizlerin bu festivallerden gönüllü olarak silinip gitmemize yol açan bir duruma dönüşecektir.