Bu haftaki yazımda çocukları ele almayı düşünüyordum. Savaşın acımasız atmosferinde her gün ölen, acı çeken ve şekillenen çocukları… Minicik yüreklerine açlığın, cinsel istismarın, göçlerin ve bin bir acının yükü verilen çocuklarımızı… Büyükleri, yeniden nükleer silah tartışma çılgınlığında dünyayı yok etmenin eşiklerinde sorumsuzca ve histerik dolanırken, onlar ölüyorlar…
Dün gece, çocukluğunu dağlarda tanıdığım, şehadetini yüreğime kazıdığım Aryen’in babası ve tam bir öz savunma fedaisi olan Bedran Cûdî’nin şahadetini duydum. Bu sabaha, Şengal ve Qereçox saldırıları ile uyandım. Çocuklarımız ölmeye devam etmesin diye öz savunmasını alan insanlarımızı katlediyorlar.
Geçen hafta referandum sonuçlarına bakarak tüm özgürlük güçleri öz savunmalarını güçlendirmeli demiştim. Oraya bağlayacağım, çünkü öz savunması kırılan bir toplum önce çocuklarını kurban verir. Yani Dehak bir efsane değil. Efsane yaşam, yaşam denilen muamma bir efsane sanki… Çocukken annemin anlattığı Dehak masalında hasta kral iyileşsin diye iki çocuğun beyni gerekirmiş her gün. Efsanelerin merhametini dilenir olduk! Bugün dünyada kaç hastalıklı kral var? Bu kralların omuz başlarında değil, beyinlerinde çıkan hastalığı sağaltmak için günde kaç çocuk beyni lazım? Hesaplayabilene aşk olsun… Yaşam doğurur efsaneleri, şimdi yeni efsaneleri doğurma zamanı. Efsanelere göre, toplumsal vicdanın ayaklanması ve öz savunmaya geçmesi için günde iki çocuğun ölmesi yeterli olmuş. Kaç yıl sürmüş bilinmez ancak toplumsal dokunun öz savunma bilincini ve iradesini kıracak kadar olmadığı kesin.
Şimdi AKP faşizmi altında işçi, göçmen, taş atan atmayan, sokakta ekmek almaya gidip dönmeyen, yaşından bir fazla kurşun sıkılan, havan topları, patlayıcı cisimlerle yaralanan, ölen, binlercesi kaybolan, organ mafyasının zulmünde yutulan, denizlerde boğulan, dağlarda vurulan… Sayamam, sayamayız… Binlerce, on binlerce çocuk kaç yıla pay edildi? Kaç hasta krala? Kaç taze, genç beyin yedi, iyileşmesi imkânsız hastalıklı beyinler? Toplumsal vicdan kendi çocuklarının katline de uyanmıyorsa ölmüş demektir. Toplumsal öz savunma, zulmün en koyu karanlığında bile bir umut ışığı olarak kavranıp şaha kaldırılamıyorsa, toplum değil kadavra vardır ortada…
Ama, bu toplumsal doğanın öyle kolay kabul edeceği bir durum değil. Toplumsal doğa efsaneleri sever. Efsaneler, söylenceler en fazla toplumsal doğanın direniş dinamiklerinin şaha kalktığı tarihi anlardan doğar. Efsane toplumsallığın ruhudur, direniş geleneklerinden beslenir. 14 yıldır çocuklarımızın beyni ile beslenen, bedenleriyle siyaset yapan AKP zulmüne karşı her toplumsal kesim kendi direniş geleneğini canlandırmalıdır. AKP İttihat Terakki’yi canlandırıyor, Osmanlı Ocakları diyor, o zaman halklar da kurtuluş mücadelesini canlandırmalı. Şeyh Bedrettin’in komünlerini, Pir Sultan’ın sazını, Mazdek-Babek’in ruhunu canlandırmalı. Toplumun sayamayacağımız kadar çok direniş kültürü, geleneği var. Bunların hepsi de ‘çocuklar ölmesin, şeker de yiyebilsinler" felsefesine dayanır. "Çocuklar ölmesin maça da gelsinler" diyen seyircisinden ötürü Amed Spor’a bir maç seyircisiz oynama cezası veren bir iktidarla rövanş maçı yapmaya ve kazanmaya kilitlenmeliyiz. Odaklanacağımız ve çocuk beyinlerini kurtarabileceğimiz hakiki bir mücadeleye, öz savunmaya hazırlıklı olmalıyız.
2015 yılında bir bayram gününde kaldığımız yere aksayarak yürüyen 90 yaşında bir Güney Kürdistanlı dede geldi. Koluna girip ona yardım ettim, kamelyaya oturduk. Bayram şekeri ikram ettim. O çok dalgındı, sandalyesinin karşısında duran kamelyamızdaki üç yüz yıllık bir ceviz ağacına bakıyordu. Işığı azalmış gözlerinin parladığını görünce, buralarda büyüdüğünü, o ağaçla ilgili anıları olduğunu anladık. "Dede" dedim. "Buralarda mı büyüdün?" "Evet kızım." Elini yerden biraz yukarıda tutarak, "Ben daha şu kadar çocuktum bu ağaç böyle yaşlıydı, ben 90 yaşındayım bu ağaç hala burada. Ben ve bu ağaç buradayken, ne YNK vardı, ne KDP vardı, Ne PKK vardı, ama biz ve bu ağaç buradaydık, şimdiki gibi…"
Dedemin dediği gibi, bu ağaç hep burada… Kürtler on binlerce yıl önce bu topraklarda yaşıyordu. Êzîdîler de bu ağacın en sağlam köklerinden biri. Şimdi sökülüp kapitalist modernite çöplüğüne atılmak isteniyor. Bunu durdurmanın tek yolu, çocuklarımızın yani geleceğimizin yaşaması için öz savunmamızı sağlam kılmak. Köklerimiz hala sağlamsa, bu ağaç hala buradaysa bizden önce bu topraklarda yaşayanların ölüm fermanlarına yaşamla cevap yaratmalarındandır. Ne Osmanlı, ne Safevi, ne Arap hakimleri, ne de binlerce mil uzaktan varlığımıza tanımlar getiren Avrupalıların milliyetçilik ideolojileri bu yaşam istencini alt etmeyi başaramadı. Bundan sonra da başaramaması için, bu ağacın bu topraklarda özgür yaşaması için, özümüzü savunmak zorundayız. Efsaneleri yaşam, yaşamları efsane kılan çocuklarımız, bir sonraki kuşağın çocukları yüreklerine ölüm, göç, savaş yükü almasın diye bedel ödediler, ödüyorlar. Onların kavgasını zaferle taçlandırmak toplumsal öz savunma ile mümkün olacaktır. Çocuklara savaşsız bir yaşam yaratmak, hakiki bir öz savunmamın hakikat yolcularını gerektiriyor.