
ANF’nin sorularını yanıtlayan Murat Karayılan, Silvan’daki çatışmayı değerlendirirken, tek taraflı ateşkesin ölümleri durdurmaya yetmeyeceğini vurguladı.
Silvan’da 22 kişinin yaşamını yitirdiği çatışma, hangi siyasi ve askeri koşullarda ortaya çıktı?
Bilindiği gibi biz hareket olarak en son sekizinci ateşkesi 13 Ağustos 2010 tarihinde ilan ettik. Fakat bu süreç boyunca AKP Hükümeti ve Türk ordusu bizim ilan ettiğimiz bu eylemsizlik kararına karşılık fırsat buldukça operasyonlarını geliştirdi. Biz eylemsizliğin kalıcı olabilmesi ve artık ölümlerin hiçbir biçimde olmaması için bazı koşulları ifade etmiştik. Bu koşulların başında eylemsizliğin çift taraflı olması gerektiğiydi. Yani eğer sen insan ölümlerini durdurmak istiyorsan, bir taraf askeri harekatı durdururken, öbür tarafın da durdurması gerekmektedir. Ama bir taraf ben eylemleri durduruyorum derken, karşı taraf ben bunu dinlemiyorum ve fırsat buldukça öldürme operasyonlarını yürüteceğim diyerek operasyona çıkarsa o zaman çatışmalar olur ve kayıplar da yaşanır.
Silvan’da büyük bir askeri birlik, gerillayı bulup yok etmek için operasyona çıkmıştır. 14 Temmuz günü öğle saatleri sonrası temas sağlanmıştır. Bu temas içerisinde, gerilla birimi daha baskın davranıp, hızlı bir biçimde hamle yaparak kendisini imha etmek isteyen askeri birimi önemli oranda darbelemiş, kendisi de 2 kayıp vererek geri çekilmeyi başarılı bir biçimde sağlamıştır. Çatışma devam ederken Kobralar müdahale etmiş alanı yoğun bir biçimde vurmuş ve yangına yol açmıştır. Bu vuruşlarında bazı ölümlere yol açmış olması ihtimali yüksektir. Burada önceden planlı, örgütlü, tertiplenmiş herhangi bir saldırı yoktur. Burada, gerilla komutanının inisiyatifini kullanarak, güçlerini korumak üzere aktif savunma temelinde askere darbe vurması ve gücünü sağlama alması olayı vardır.
Bu olayın sorumlusu askeri oraya gönderen ve bu operasyona karar verenlerdir. Sokaklara çıkıp bizi teşhir etmek ve halkımızı linç etmek isteyenler öncelikle bu operasyona karar veren, bu askeri oralarda dağ dağ, tepe tepe dolaştırarak gerilla avcılığına çıkaran kurumlara hesap sormalıdır.
Gerçek şudur: Biz bu sorunu barışçıl yollarla çözmek istiyoruz. Bunun için de eylemsizlik ilan etmiş bulunuyoruz. Eğer hükümet de iyi niyetliyse, o zaman o da askerini-polisini durdursun, diyalogla tartışmayla bu sorunun çözümü derinleşsin. Ama buna gelmedikleri gibi, fırsat kolluyorlar, rahat bir biçimde her yere girip çıkıyorlar. İstihbarat topluyorlar, keşifler yapıyorlar; gerilla birimini tespit edince de üzerine çullanıyorlar. Gerillalar tarafından tutuklanan 2 subayın oradaki görevleri nedir? İstihbarat toplamak değil midir? Bu kişiler halkı ajanlaştırma faaliyetlerini yürütmüyorlar mı? Yani siz sürekli gerilla güçlerini bitirme, öldürme peşinde olursanız, siz de ölebilirsiniz. İşin gerçeği budur.
Türk basını, hükümeti ve kimi çevreler bu eylemle Sayın Öcalan’ı boşa çıkartıldığını öne sürüyorlar...
Evet, bu konuda çok büyük bir çarpıtma söz konusu. O kadar fazla çarpıtma var ki inanın, Türk basınını artık okuyamıyoruz. Çünkü okudukça insanın çıldırası geliyor. Yani çarpıtma, psikolojik savaş olur da bu kadar mı olur. Empati yok, gerçeklere doğru yaklaşma yok. Şu anda Türk basınının yürüttüğü tartışmaların çok önemli bir kesimi hiçbir biçimde gerçeğe isabet etmiyor. Önderliğimizle söz konusu devlet heyetinin yürüttüğü tartışma ve diyalog elbette önemlidir. Ancak bir taraftan İmralı’da diyalog varken, öbür taraftan asker ve polisin gerçekleştirdiği operasyonlar vardır. Bu operasyonlar karşısında güçlerimizin kendini koruma sorunu vardır. Bunu bizzat Önderliğimiz de söylemiştir. Bunu herkes görmek durumunda: ‘Savunma kutsal bir haktır.’ Bir canlıyı öldürmek üzere gelen bir saldırgan karşısında, o canlı kendini savunma hakkına sahiptir.
Silvan’daki olay da böyle bir olaydır. Önderliğimizi boşa çıkarmayla ne alakası vardır. Bu iddia bir çarpıtmadır, ortada öyle planlı, tertiplenmiş bir durum ve yeni bir karar söz konusu değildir. Onun için bu temelde yorumlarla geliştirilen senaryoların hiçbirisi doğru değildir. Hareketimizin tümü Önderliğimizin temel çizgisini bütün gücüyle esas almaktadır. Ancak herkes bilmeli ki hareketimiz yekvücuttur.
Seçimde Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu oluştu. Bu blok hem Kürt birliğinin gelişmesi için, hem de Kürt ve Türk halkları arasında bir halka olabilecek Türkiye sol hareketinden de bazı kesimlerin katılımıyla Demokratik Ulus eksenine yakın doğrultuyu da tutturdu. Bu önemli bir tabloydu. Şimdi bu Blok’un içerisinde elbette ki farklı düşünen insanlar olabilir. Hepsi tek bir çizginin yetiştirdiği siyasal kadrolar değildir. Ancak Blok’tan birilerinin farklı bir şey ifade etmesiyle hemen çatlaklık var diyorlar. Tabii ki, burada Blok siyaseti ekseninde siyaset yürütenler, özellikle de Kürdistanlı siyasetçiler şunu görmeli: Bir taraftan onlar arasında demokrasi yok derken, öbür taraftan ise kısmi bir tartışmaya hemen parçalanma var diyerek asılıyorlar, kitlelerin kafasını karıştırmaya çalışıyorlar.
Bu nedenle, şimdi güçlü bir tablo ortaya çıkaran, seçimde başarı sağlayan Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu’nu parçalamak istiyorlar. Bunun için en ufak bir farklı bakışa ya da görüşe bu kadar asılıyorlar. Bunu öncelikle sayın Blok üyeleri iyi görmeli ve buna dikkat etmeli. Bunlara açık kapı bırakacak yaklaşımlara girmemeye herkes dikkat etmeli diye düşünüyorum.
Silvan olayı ile birlikte Kürtlere yönelik bir linç kampanyası başlatılmasını nasıl ele alıyorsunuz?
Şu an Kürt halkına karşı her yerde linç olayları var. Bu linç olaylarının birinci elden gelen sorumlusu Başbakan’dır. Başbakan ne dedi: “Bundan sonra iyi niyet göstermeyeceğiz.” Ardından ise bir sürü insan Kürtlere karşı linç girişimlerinde bulundu. Ardından ise polis ateş kesildi. Türk polisi şimdi her yerde zulüm yapıyor.
Açık ki Türk basınının ve Türk Hükümeti’nin bindiği at yanlış bir attır. Bu attan inilmelidir. Sertlik diyorsanız bu sertlik Türkiye’yi böler. Çünkü Kürt halkı artık bastırmayla, öldürmeyle teslim olmayacaktır. O sınırı geçmiştir. İşte biz diyoruz ki gönüllü birlik toplumsal kabullenmenin gelişmesi temelinde olabilir.
Burada açıkça görülen devletin doğrudan yürüttüğü baskılardan sonuç alınamaması nedeniyle bilinçli bir biçimde toplum Kürt halkına ve siyasal örgütlerine karşı harekete geçirilmekte ve böylece toplum sindirilmek istenmektedir. Bu bilinçli bir sindirme faaliyetidir ve çok tehlikelidir. Son çare olarak buna baş vurulması düşünülüyorsa bu çok tehlikeli bir düşünce ve uygulama biçimidir.
Bu açıdan metropol ve Kürtlerin azınlıkta olduğu yerlerde yaşayan tüm halkımız daha dikkatli ve daha tedbirli yaklaşmalı, kendi örgütlülüğünü ve birliğini güçlü kılmalı, öz savunma sistemini kurmalıdır. Bu tür faşizan saldırılara karşı kendi öz savunma sistemiyle cevap vermelidir. Biz halk olarak artık hiç kimseden korkmayacak ve boyun eğmeyeceğiz.
Tüm Kürdistanlılar bulunduğu her yerde provokasyonlara gelmemeli ama provoke edilmiş olan kesimlere karşı da kendini örgütlü bir biçimde korumayı bilmelidir. Bu olanakların olmadığı yerde de farklı tedbirlere giderek, gerekirse kendini koruyabilecek, örgütlü kılabilecek yerlere çekilmeli veya Kürdistan’a gelmelidir. Yoksa bu gözü dönmüş faşizan çete grupları her türlü vahşi yönelimi yapabilirler.
Yurtsever Kürdistan halkı ve gençliği faşist çevrelerin geliştirdiği linç saldırılarına ve AKP polisinin faşizmine karşı sessiz kalamaz ve sessiz kalmamalıdır. Siirt’te belediye başkanlarına ve halkımıza yapılanlar ve uygulanan vahşet tüm Kürt halkına yapılmış bir saldırıdır. AKP Hükümeti alçakça intikam almakta ve Kürt halkını sindirmek istemektedir. Buna karşı tüm Türkiye ve Kürdistanlı barıştan ve demokrasiden yana olan güçler sessiz kalmamalı ve AKP Hükümeti’nin halkımızın onuruyla oynama ve polis vahşetine karşı sesini yükseltmelidir. Bilinmeli ki AKP polisinin bu ırkçı saldırıları karşısında halkımız geri adım atmayacak ve derinişini daha da yükseltecek, Demokratik Özerklikle taçlandıracaktır.
Bir Kürt sanatçısı olan Aynur Doğan’ın Kürtçe türkü söylemesine bile tahammül edemeyecek düzeyde şovenist ırkçı duyguları harekete geçiren AKP Hükümeti’nin teşvik ettiği linç politikaları ve polisin vahşetine karşı Kürdistan halkı serhildanlarıyla cevap vermeli ve boyun eğmeyeceğini ortaya koymalıdır.
DTK tarafından Demokratik Özerklik ilan edildi. Demokratik Özerklik deyince Kürt halkı ne anlamalı ve bu çözüm modeli nasıl yaşamsallaştırılmalı?
Diğer bir çarpıtma konusu da DTK’nin Demokratik Özerklik’i ilan etmesi ile Silvan’daki eylemin tesadüfen aynı saate denk gelmiş olmasıdır. Yani dağdaki gerillanın DTK’nin aynı gün Amed’de böyle bir karar alacağından haberinin olması mümkün değil, DTK üyelerinin ve yöneticilerinin de aynı gün Silvan’ın Dolapdere Köyü’nde askerlerle gerillanın temasa geçeceği ve bu temas sonucu da gerillanın askerlere kayıp verdireceğini hesaplaması ve bilmesi açık ki söz konusu olamaz, bu mümkün değildir. Çünkü hareket halinde olan güçlerin karşılaşmalarının ne zaman olacağı belli değildir.
Bize göre DTK’nin yapmış olduğu Demokratik Özerklik ilanı, zamanında ve isabetli bir ilandır. DTK bu ilanıyla Kürdistan’daki kurum ve kuruluşları temsil eden iradi bir güç olduğunu ortaya koymuştur. AKP’nin Kürt siyasetini bastırmak üzere 14 Nisan 2009’dan bu yana yürüttüğü KCK operasyonu adı altındaki siyasal soykırım hezeyanına karşı ve en son çıkardığı parlamenter krizine ve ısrarlı bir biçimde Kürt iradesini ayaklar altına alma politikalarına karşı DTK’nin ortaya koyduğu tutum, çok şerefli bir tutumdur. Çok onurlu ve tarihsel bir çıkış ve ilandır.
Şimdi görev bildirgede ortaya konulan çerçevede Demokratik Özerklik’i pratikleştirme görevidir. Her yerde kurumlarını inşa etmek, işlevsel kılmak ve toplumun demokratik sistemini ve öz yönetimini kurmak gerekmektedir. Bütün yurtsever, demokratik kurum ve çevrelerin öncelikli olarak üzerinde durması gereken dönemin en önemli görevi budur. Kürdistan halkı artık kendi demokratik sistemini kurarak kendi çözümünü ortaya koymalıdır. Bu dönemde özgürlük ve demokrasi mücadelesinin üzerinde duracağı yegane çerçeve budur. Demokratik Özerklik’i yaşamsallaştırmak ve onu korumak herkesin görevidir. Demokratik Özerklik kurumlarını savunma, pekiştirme ve işlevsel kılma tüm özgürlük hareketinin birleşenlerinin üzerinde duracağı bir eksendir.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın Demokratik Ulus Kongresi-Partisi ve parlamentoda yaşanan krizlere ilişkin vermiş olduğu perspektifler var. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?
O perspektifi pratikte daha da derinleştirerek uygulamak önem taşıyor. Biz Demokratik Ulus Kongresi’nin güçlü bir ortak mücadele platformu olacağına inanıyoruz. Aslında bu çok önceden yapılmalıydı. Ama en son, seçimler öncesinde oluşan Emek,Demokrasi ve Özgürlük Bloğu bir tablo ortaya koydu. Görüldü ki böyle başarılabilinir. Bu cesaret verdi. Bize göre seçimden bu yana bu kadar beklemek aslında hatadır. Hızla bu blok hareketini esnek, çatı partisi olabilecek bir partileşmeye dönüştürmek gerekiyor. Bu da Demokratik Ulus Kongresi-Partisi olabilir. Bizce de bunun için zaman yitirmeden harekete geçme, Türkiye ve Kürdistan’daki tüm sol, sosyalist, demokratik yurtsever kesimleri içine alacak şekilde geniş bir bloklaşma hareketini geliştirme zorunluluğu kendisini dayatmış bulunmaktadır.
Kürtler İran’a boyun eğmez
HRK güçleri ile İran arasında halen devam eden çatışmalara ilişkin neler belirteceksiniz?
İran’ın yapmış olduğu bu saldırısı sadece PJAK’a yapılmış bir saldırı değildir. Aslında PJAK şahsında ifadelendirdiği bu saldırısıyla tüm Kandil’i işgal etmek istemektedir. Kandil’i işgal ederek hem hareketimize darbe vurmak istemekte, hem de Federal Kürdistan Hükümeti’ni baskı altına almak, bir yerde uluslararası güçlere karşı da boy gösterisi yapmak istemektedir. Tankını, topunu, modern bütün silahlarını, değil sadece Kandil’i, Hewler’i ve daha da ötesini vurabilecek füzelerini, roketatarlarını ve bütün tekniği ile 30 bin askerini Kandil’in karşısına konumlandırmıştır.
Belli ki hedefi sadece PJAK ve hareketimiz değil, tüm Kürt siyasetine dönük bir hedefi vardır. Bunun için kapsamlı bir güçle sınıra dayanmış, herkesi korkutmak istemektedir. Şimdi Dola Kokê’nin Xırpape denilen alanından Zelê’ye kadar 10-15 kilometrelik sahada bir cephe savaşı yürütülmektedir. İran güçleri bu hatta ilerlemek istemektedir. Mevcut durumda basın bunu iyi ve yeterli düzeyde yansıtmış değildir. Sanki bir tepede bir çatışma var gibi gösterilmektedir. Halbuki şu an orada kapsamlı bir cephe savaşı vardır. Ve her gün binlerce top atışı yapılmaktadır. Çok değişik düzeylerde karşılıklı saldırılar yapılmaktadır. İran ilerlemek istemekte, muhtemelen ön bir cepheyi ele geçirip ondan sonra farklı cephelerden saldırarak Kandil’i ele geçirmek istemektedir. Başarırsa planı budur. Kuşkusuz başarıp başarmayacağı ayrı bir konudur ama İran’ın şimdi gözü kara bir biçimde bunu hedeflediği açıktır.
Şu durumda PJAK güçleri İran’a karşı direnme ve mücadele yürütme hakkına sahiptir. Ve biz bundan sonra PJAK’la İran arasındaki ilişkilere herhangi bir biçimde karışmayacağız. Artık savaşırlar mı, barışırlar mı, biz karışmayız ama PJAK’ın İran saldırıları karşısında kendini savunma iradesi ve gücüne sahip olduğunu biliyoruz. Yine şu durumda İran’ın Kandil’e saldırısı direk bizi de hedeflemektedir. Bu açıdan PJAK’ın yürüttüğü haklı direnişi sonuna kadar destekleyeceğiz. Ama bizim hareket olarak İran’a karşı özel bir biçimde herhangi bir savaş kararımız ve durumumuz yoktur.
Özellikle İran’ın tüm Kandil’i ve esas olarak tüm Güney Kürdistan’ı hedefleyen bu siyaseti karşısında Doğulu, Kuzeyli, Güneyli veya Batılı olsun tüm Kürdistanlı güçlerin tavır alması gerektiğini düşünüyoruz. Çünkü bu, ulusun iradesine yapılmış bir müdahaledir. Belirttiğim gibi İran, PJAK’ı gerekçe göstermektedir ancak bu müdahale esas olarak Kürt siyasetine dönük yapılmış bir müdahaledir. Ve bunun Türk devletiyle ortak planlandığını çok iyi biliyoruz. Ayrıca Türk devletinin özel kuvvetlerinin de bu saldırı kolları içerisinde olduğunu da bilmekteyiz. Muhtemelen operasyonun Türk devleti de katılabilir veya katılımını daha etkili kılabilir.
Her ne kadar bölgede son yaşanan gelişmeler çerçevesinde Türk-Amerikan ortaklığı ilerlemiş, Libya’ya ve Suriye’ye karşı ortak hareket eden Türk devleti ile daha önce gelişen Türkiye-İran-Suriy ittifakı aşınmış olsa da İran ve AKP Hükümeti’nin Kürtlere karşı derin bir ittifakının olduğu açıktır. Yani bölge genelinde çelişkiler olsa da, Kürtler üzerinde uzlaşma durumları söz konusudur. Bu açıdan 14 Temmuz’da Amed’de Demokratik Özerklit’in ilan edilmesi ve yine Silvan çatışmasıyla sanki yeni bir savaşın başladığı gibi bir görüntünün ortaya çıkması temelinde İran da 16 Temmuz’da harekete geçmiştir.
Yine İran’la Güneyli güçlerin daha önce yapmış oldukları bazı anlaşma belgelerinin bu dönemde internetten yayınlanması ve basına yansıtılması durumu da vardır. Belli ki bazı Kürt siyasetçileri yetersiz yaklaşımlar içerisine girmişlerdir. Yani İran, ‘biz gelip Kandil’i işgal edeceğiz’ derken, karşı çıkmaları gerekiyordu. Biz katılmayız, katılamayız deme değil, ne için oraya gireceksiniz, orası Özgür Kürdistan’ın bir parçasıdır demesi gerekirken, değişik bir tavır alması bir yetersizliktir. Ama böyle de olsa şimdi İran devleti bu belgeleri basına sızdırarak bizimle YNK-KDP arasında çelişki yaratmak istemektedir. Yani çok karmaşık bir siyasetle sonuç almak istemektedir.
Bunun karşısında bizim yapmamız gereken nedir? Yapmamız gereken ulusal birlik anlayışıyla İran devletinin bu hiçleştirici, hiçbir iradeyi tanımayan ve zorba yaklaşımına karşı tavır birliğini geliştirmektir. Bu anlamda biz başta KDP-YNK olmak üzere tüm Güney Kürdistanlı siyasal örgütleri, şahsiyetleri ve yurtsever çevreleri, İran devletinin bu hoyratça saldırıları karşısında sesini yükseltmeye ve tavır geliştirmeye çağırıyoruz. Biz bu boyun eğdirici, sindirmeye dönük yaklaşımı karşısında asla boyun eğmeyeceğimizi bir kez daha ifade etmek istiyoruz. Hiçbir Kürt de artık sömürgeci devletlerin bu biçimde ordu gücüne dayanarak bastırmasına karşı boyun eğmemelidir. Sömürgeci devletlerin bastırma politikalarının zamanı geçmiştir. Kürtler artık hiçbir baskıdan korkmayacak ve hiçbir ordunun saldırısına karşı da boyuna eğmeyecektir.
Gerekirse biz, PKK olarak, Kürdistan sahasında sonuna kadar direnerek bu gerçeği ispatlayacağız. Kürdistan halkı asla sömürgeci devletler karşısında boyun eğmeyecektir. Kürtler haklıdır, Kürtler bu toprakların en eski halkıdır. Hiç kimse Kürtleri bu topraklardan süremez ve köle muamelesine tabi tutamaz.
Bu temelde Türk ve İran devletlerinin Kürt halkını hiçleştirici siyasetine karşı tüm Kürtlerin ulusal birlik çerçevesinde tavır almaları gerektiğini söylüyoruz. İran’ın bu girişimi öyle basit bir girişim değil, köktenci bir girişimdir. Kürt siyasetini tümüyle geriletme, baskılama ve teslim almaya dönük bir girişimdir. Kimse İran devleti karşısında teslim olmayacaktır. İran devleti baskı uygulayarak darbe vurarak Kürt siyasetini teslim almak istemektedir. Özgürlük hareketine karşı böyle hesap yapanlar yanılacaklardır. Biz asla kimseye boyun eğmeyecek ve teslim olmayacağız. PJAK’ın bu konudaki direnişini haklı görüyor ve destekliyoruz. Tüm Kürtleri PJAK gerillalarının İran devletine karşı yürüttüğü direnişi desteklemeye çağırıyoruz.
ANF/BEHDİNAN