Salı günü Muş’taydım. On sekiz yıldır cezaevinde olan bir dostumu ziyarete gitmiştim. Dile kolay tam on sekiz yıl… Cezaevindeki gardiyanlar tarafından, tuhaf ve gereksiz didik didik bir aranmadan sonra görüş kabinine doğru yöneldim. Bir kapalı görüş için abartılı bir aranma idi. Önce görüş yapmak için bir kabin seçip, arkadaşımı beklemeye koyuldum. Arkadaşım geldiğinde ise ilk önce birbirimize gülümsedik ve büyük bir heyecanla elimize telefonu aldık. Kirli camın iki tarafında, cızırtılı bir telefonla konuşmaya başladık. Cam o kadar kirliydi ki; neredeyse birbirimizin yüzünü seçemiyorduk, telefonda konuşmak ise ayrı bir beceri istiyordu. 
Bize verilen süre kırk dakika idi. Biz de o kırk dakikaya sohbetlerimizi sığdırmanın telaşı içindeydik. Oysa anlatacak ve anlatılacak ne çok şey vardı. Süreli olan zaman diliminde insan lallaşıyor, konuşamıyor. Sohbet ederken birden aklıma yirmi yıl önceki, hatta biraz daha eski günlerimiz geldi, şen şakrak gençlik hallerimiz. Ben bu süre zarfında ne kadar değişmiştim ön göremiyorum ama arkadaşım çok fazla değişmişti. Müebbetlikti arkadaşım. O değişmeyen şakacı tavrıyla, “12 yıl sonra çıktığımda, Muş ovasına karşı içeceğiz demli çaylarımızı” dediğinde ikimizde elimizde olmadan güldük. Trajik-komik bir gülüştü… Yani on sekiz yılın üzerine bir on iki yıl daha yatmak demek. Hoş onun da garantisi yok ya! Sistem hepsini zindanda öldürmeye kararlı gözüküyor…
Karşımda bir zamanların o genç ve toy delikanlısı yoktu, cezaevi o’nu da başkaları gibi büyütmüştü. “İnsan cezaevinde nasıl büyür?” diye sormayın, büyüyor işte. Bugün de çocuklar cezaevinde ve bir insan ömrünün yetmeyeceği kadar cezalar alıyorlar, görülen odur ki; o çocuklar da tıpkı dostum gibi cezaevinde büyüyecekler…
 Cezaevleri bu memleketin en önemli asli sorunlarından sadece biri. Son KCK tutuklamaları ile birlikte cezaevleri kapasitelerini fazlası ile aşmış durumda. Gerçi Erdoğan yeni cezaevi yapma sözünü müjdelemişti…
Adana Pozantı cezaevinde çocuklara tecavüz, hasta tutsakların ölüm sınırında olması, açlık grevleri derken son olarak Mardin cezaevinde yaşananlar bir kere daha tutsakların durumunu ortaya koydu. Mardin cezaevinde bir ay içerisinde yaşanan iki gıda zehirlenmesi arkasında cezaevi yönetiminin insanlık dışı uygulamaları çıktı. Cezaevi yönetiminin yemeklerde tarihi geçmiş gıdalar kullandığı ve tutuklulara verilen yemeklerin içerisinde böcek, tırnak ve poşet gibi maddeler çıktığı belirtildi. Konu ile ilgili tutukluların cezaevi başgardiyanı ile görüştüklerini ancak başgardiyanın tutuklulara alaycı bir tavır takındığını aktaran avukatlar, “Tutukluların bize aktardığına göre başgardiyan ile görüşülmüş. Ancak başgardiyan kendilerine ‘ yemekler o kadar kaynıyor, kurdu nasıl fark edebildiniz?’ şeklinde beyanlarda bulunmuş. Belli ki; başgardiyan kurtlu yemek yemekten yüreği kurumuş, kafasının içi de iyice kurtlaşmış…
Aynı günün başka bir anlamı daha vardı. Ermeni soykırımının 97. Yılı idi. Cezaevi yolu üzerinde gördüğüm kilise, bir zamanlar burada da Ermenilerin yaşadığının kanıtıydı. Taksicinin söylediğine göre hala küçük bir Ermeni topluluğu orada yaşamaktaymış. Ortadoğu halklar mozaiği gerçekliğini görmeyen, tanımayan, yok sayan iktidarlar bir gün kaybederler mi bilemiyorum. Ermeni soykırımı ile tarih sahnesinde kendini gösteren zihniyet, sonrası katliamların da habercisi olmuştur.  Diyarbakır, Dersim, Maraş, Çorum, Sivas, 12 Eylül, Roboskî ve daha niceleri… Ben bile birçoğuna tanık olma şerefine nail oldum… Ne şeref ama! Vicdansızlığın utancını, vicdanımda mahkûm etmekten başka bir işe yaramıyor…
Yine cezaevine giderken şehrin haline baktım da içler acısı idi. AKP’li belediye başkanı anladığım kadarı ile yan gelip yatanlardandı… İller bankasından aldığı paraları, görülüyor ki; yastık altı yapanlardan. Şehir çöplükten, pislikten geçilmiyordu. Mahalleden akan dere, çamur ve ne olduğunu anlamadığım başka maddelerin atıklarıyla doluydu. Yollar felaket ötesiydi, Erdoğan’ın meşhur “duble yolları” buraya uğramamıştı. Şehrin iklim koşullarını da hesaba katarsak, halkın hali perişandı.
Baharın şu muhteşem günlerinde, güneş tüm sıcaklığı ile göz kırparken, Muş’un karı hala yerinde duruyordu, belediye başkanı o karı temizletmekten bile aciz olsa gerek… Arabada çukurlara bata çıka gidiyorduk. Beş dakikalık yol, bu durumda yarım saate çıkıyordu. Başbakan Erdoğan, Diyarbakır’a gittiğinde gördüğü birkaç çöp parçasını günlerce dilinden düşürmedi, peki kendi belediyesinin bu haline neden gözlerini kapatıyor?
Birkaç saatlik Muş ziyaretinde gördüklerim bunlardı. Kim bilir ziyaretim uzun olsaydı daha nelere tanık olacaktım…