• Tarih, bize hazır siyasal modeller sunan bir depo değildir; geçmişten devraldığımız ilişkileri bugünün eşitlik ve özgürlük anlayışıyla yeniden düşünmenin alanıdır.

İLHAM BAKIR

Abdullah Öcalan’ı, asıl olarak çağının farklı ve özgün bir devrimci lideri ve filozofu kılan yanı, tarihe ve tarihsel olaylara yaklaşımında yatar. Ne yazık ki hem Türkiye sol-sosyalist hareketleri hem de entelijensiya, Öcalan’ın teorisyenliğini ve entelektüel birikimini ya küçümsüyor ya da görmezden geliyorlar.

Abdullah Öcalan’ın tarih anlayışı, bu anlamda teorik ve entelektüel birikim ve kapasitesinin temelini oluşturur. “Tarih günümüzde gizli ve biz tarihin başlangıcında gizliyiz” sözü, bu tarih anlayışının temel formülasyonunu oluşturuyor. Daha erken çözümlemelerindeki “Burada çözümlenen an değil, tarihtir” sözü ve İmralı savunmalarında geliştirdiği “güncelliğin tarih, tarihin şimdi olduğu” düşüncesi de aynı fikrin farklı dönemlerdeki ifadeleridir. Öcalan açısından tarih, geçmişte olup bitmiş olayların toplamı değildir; geçmiş, bugünün kurumlarında, kimliklerinde, inançlarında, çatışmalarında ve toplumsal hafızasında yaşamaya devam eder. Bu nedenle tarihe bakmak yalnızca “Ne olmuştu?” diye sormak değil, “Olandan bugün içimizde ne kaldı ve onu neye dönüştürebiliriz?” diye sormaktır.

Öcalan’ın tarihsel bir ilişkiye referans vermesini, o ilişkinin 16. yüzyıldaki biçimini bugün yeniden kurmak istediği şeklinde okumak, onun tarih tezindeki temel ayrımı gözden kaçırıyor: Tarihsel süreklilik, tarihsel tekrar değildir. Öcalan, geçmişe hazır bir siyasal model bulmak için değil, bugünün içinde yaşamaya devam eden tarihsel ilişkiyi göstermek için dönüyor. Nitekim son açıklamasında geçmişteki ittifakı “olduğu gibi yeniden canlandırmak” istemediğini belirtiyor. Geçmişte mirler ve egemenler üzerinden kurulan ilişkinin bugün halkların, inançların ve kimliklerin özgür iradesiyle başka bir içeriğe kavuşturulmasından söz ediyor. Bu nedenle Öcalan’a yöneltilen eleştirilerin bir bölümü, tarihsel referans ile güncel siyasal model önerisini aynı şey kabul ettiği ölçüde, O'nun tarih anlayışını hesaba katmıyor.

Tam burada Alevilerin tarihsel hafızası meselenin merkezine yerleşiyor, çünkü “tarih günümüzde gizli” ise Yavuz dönemi yalnızca Kürtlüğün siyasal hafızasında değil, Aleviliğin hafızasında da bugündedir. Bir topluluğun ittifak ve statü ilişkisi üzerinden okuyabildiği dönem, başka bir topluluğun hafızasında baskı, dışlanma ve katliamlarla yaşayabilir. Dolayısıyla Öcalan’ın tarih tezine ciddiyetle bakıldığında Alevilerin bu tarihsel hafızası paranteze alınamaz. Nitekim 13 Eylül 2026 İmralı görüşmesinden basına aktarılan son değerlendirmesinde Alevilerin “tarihsel hafızasını” ve bundan doğan kaygılarını ciddiye almak gerektiğini altını çizerek; amacının Aleviliği Sünnilik içinde eritmek olmadığını vurguluyor. Kürtlerin ve Alevilerin kendi kimlikleri ve özgünlükleriyle yeni demokratik ilişkinin kurucu özneleri olmasını savunuyor ve tarihsel referansın bugün ne anlama geldiğini çok açık “Söz konusu olan mirlerin değil halkların ittifakıdır” cümlesiyle tarif ediyor. Bunu da “egemenliğin değil, eşitliğin ve özgürlüğün ittifakı” olarak tanımlıyor.

Aslında bu açıklama Öcalan’ın tarih anlayışının güncel siyasete tercümesi gibidir, çünkü “tarih şimdidir” demek, tarihin tekerrür etmesi gerektiğini söylemek değildir. Öcalan’ın düşüncesinde her tarihsel dönem kendisinden önceki birikimi taşır fakat onu yeni koşullarda dönüştürür. Dün siyasal özneler, mirler ve padişahlardı; bugün halkların, inançların ve kimliklerin kendi iradeleriyle siyasal özne olması gerektiği ileri sürülüyor. Mirlerin ittifakından halkların ittifakına geçiş tam olarak bu dönüşümü ifade ediyor. Tarihsel deneyim hatırlanıyor fakat onun hiyerarşik ve mezhepsel biçiminin tekrarı reddediliyor. Öcalan’ın “Alevi Rönesansı”nı ortak demokratik geleceğin önemli sütunlarından biri olarak tanımlaması da Aleviliği geçmişten korunup getirilecek folklorik bir miras değil, geleceğin kuruluşuna katılan canlı bir toplumsal özne olarak konumlandırma iddiası taşıyor.

Elbette bütün bunlar, tarihsel bir referansın eleştirilemeyeceği anlamına gelmez fakat yapılan eleştirinin “Öcalan 16. yüzyılın Yavuz–mirler ittifakını bugün yeniden kurmak istiyor” iddiasını ana eksenine alması, Öcalan’ın tarih tezini ve bu konudaki tüm yaklaşımlarını yok sayarak geliştirilen bir tezdir ve tez, bu iddiayı destekleyecek herhangi bir mesnetten yoksun olmakla maluldur. O'nun yaklaşımında mesele geçmişe dönmek değil, geçmişin içinden geçerek bugünü dönüştürmektir.

Belki tartışmanın düğüm noktası da budur: Aynı geçmiş, farklı halkların bugününde farklı biçimlerde yaşamaya devam eder. Tarih, bize hazır siyasal modeller sunan bir depo değildir; geçmişten devraldığımız ilişkileri bugünün eşitlik ve özgürlük anlayışıyla yeniden düşünmenin alanıdır.

Öcalan’ın tarih anlayışı bu bakımdan üç önermede özetlenebilir:

* Geçmiş, bugünün içindedir.

* Bugün, geçmişin basit tekrarı değildir.

* Gelecek, geçmişten devraldığımız ilişkileri bugün nasıl dönüştürdüğümüzle oluşacaktır.

Bu nedenle tarihsel göndermelerini değerlendirirken yalnızca hangi tarihe referans verdiğine değil, o tarihi bugünde neye dönüştürmek istediğine de bakmak gerekir. “Mirlerin değil halkların ittifakı” sözü de tam burada anlam kazanıyor: Tarihi tekrar etmek değil, tarihin içinden geçerek onu dönüştürmek.