Toplumsal gelişmenin kesintisizliği, tarih bilimine bugünü anlamada ve geleceği görebilmede önemli bir işlev yüklemiştir.  

Gelecekle ilgili kaygılar taşıyan her insan, her sınıf, her ulus, her toplum geçmişten vazgeçemez. Geçmiş, bugünü geliştirip, geleceğin belirlenmesine yarayan tek hazinedir. Bu nedenle kültürel mirasa sahip çıkmak, insanlık adına ideolojik bir tavır içine girmektir. Çünkü kültürel miras, belli bir bilme ve kavrama süreci içinde edinilmektedir. Kültürel mirasa sahip çıkmak, bilincin yenilenmesi anlamına gelir.
İşte bu gelecek kaygısı ve tarih bilinci yapışık kardeşlerdir. Gelecek kaygısı, tarih bilinci edinmeyi gerektirir, tarih bilinci de gelecek kaygısının düşüncede biçimlenmesini sağlar. Açıktır ki, tarih burada ‘geçmişi hatırlamak’ anlamına gelmez. Tersine, tarih bilinci insana geleceği gösterir.
Üzerinde yaşadığımız Anadolu ve Mezopotamya  coğrafyası insanlığın ilk ortaya çıktığı, ilk uygarlıkların başladığı, bilim ve kültürlerin geliştiği belli başlı birkaç alandan biridir. Bu coğrafya tarihsel anlamda sonsuz bir zenginliğin dışa vurumudur.
Yerleşim yerlerinin eskiliği ve sürekliliği açısından Anadolu ve Mezopotamya, dünyada benzersiz bir yere sahiptir. Uygarlığın doğuşuna ve gelişmesine tanıklık etmiş ve bilinen tarihi içinde serpilip geliştiği bir ana eksen konumuna ulaşmıştır. Tarihte derin izler bırakan ya da bırakmayan birçok topluluk bu topraklar üzerinde uygarlıklar yaratmış, yaratılanların zenginleşmesine katkıda bulunmuşlardır. Bu nedenle, Anadolu ve Mezopotamya coğrafi tanımının ötesinde bir anlatım gücüne sahiptir.
Anadolu ve Mezopotamya insanı, uygarlık tarihinin en büyük devrimini Neolitik çağda gerçekleştirdi ve Kalkolitik çağda da ikinci büyük devrimin yolunu açtı. Kentleşme sürecinden devlete kadar uzanan bir yoldu bu. Geçmişin somut kanıtlarının aranması, gün ışığına çıkarılıp geçmişin bilgisini bugünle buluşturmak gerekirken, Türkiye’de, tarihi ve kültürel mirasımız sulara gömülüyor. Resmi ideoloji halkların tarihsel külterel mirasını reddediyor.
Anadolu’nun yağışlı ortamından çıkıp, kurak bölgelere can veren Fırat ve Dicle ilk çiftçi topluluklar için yaşamsal bir öneme sahipti. Mezopotamya uygarlıkları bu iki nehrin boyunda gelişti. Dicle ve Fırat kültürleri bir uçtan bir uca binlerce yıl taşıdı. Güneyi kuzeye bağlayan Fırat Nehri, barajların yapımından sonra göller dizisi haline dönüştü. Keban Baraj Gölü’nün 1975 yılında su toplamaya başlamasıyla birçok arkeolojik yerleşme sular altında kaldı. Sırada, Munzur Vadisi ve Hasankeyf var.
Mezopotamya ile Anadolu’nun
kesişme bölgesinde; Hasankeyf
Nil Irmağı’ndan İndüs Irmağı’na kadar bütün bölge, yönetim yapısı ve geniş haberleşme ağları ile en yüksek düzeyde örgütlenmiş topluluklara ev sahipliği yapmıştır. Bu bölgenin, Dicle ve Fırat kıyılarında çok sayıda kültürlerin yaşadığı bilinmektedir. Dicle ve Fırat kültürleri bir uçtan bir uca binlerce yıl taşımıştır.
Enerji tekellerinin tercihleri sonucu gündeme gelen Ilısu Barajı’nın suları altında kalacak olan Hasankeyf, Kuzey Mezopotamya ile Anadolu’nun kesişme bölgesinde, Ortaçağ sonuna kadar insanların tanrısal bir dehşet ve saygı duyduğu Dicle engelini aşarak iki bölge arasındaki ticaret ve ekonomik gelişmelere bir geçit ve üs sağladığı bir noktada kurulmuştur.
Eski dünyanın doğudaki büyük gücü olan İran İmparatorlukları (Partlar-Sasaniler) ile batının büyük gücü olan Romalılar, sonra da Bizanslılar arasında dönemin en önemli ülkesi olan Anadolu üzerindeki egemenlik savaşlarında, batının en uç üssü burasıydı.
O dönemde dünyanın mühendislik ve sanat harikası, en büyük köprüsü burada yaptırılmış, yukarı şehir olarak adlandırılan, kayalık plato üzerine bir kale ve iç şehir inşa edilmiş, aşağıdaki teraslarda bağlık bahçelik geniş bir yerleşim alanı kurulmuştur.
Hasankeyf, doğa ile insanın el ele işleyip oluşturduğu güzellikler dokusudur. Bugün bile bazıları konut olarak kullanılan binlerce mağaranın varlığı, insanların çok eski çağlarda burada yerleştiklerini göstermektedir. Kavurucu yaz sıcaklarında doğal klima etkisi olan bu serin yaşam alanları, yapılış biçimlerinden hiçbir şey kaybetmeden günümüze kadar gelmiş ve her dönemde bu çok fonksiyonlu özelliklerini korumuşlardır.
Hasankeyf’teki bu mağaralar, milattan yıllar önce Kuzey Mezopotamya’da hükümranlık sürdüren mağara devri sakinleri olan Sümerlere, Asurlulara ve Babillilere barınma merkezi olmuşlardır.
Başlı başına bir yerleşim alanı ve tarihi süreç içinde birçok medeniyetlerin merkezi olan bu mağaralara, teknolojide o çağ için dahice sayılacak bir buluşla, bir uçurumdan, karşıdaki kalenin bulunduğu tepeye bileşik kaplar ve sifon benzeri sistemle içme suyu ulaştırılmıştır. Fizik Kanunlarına ilham olmuş çok sayıdaki su sistemlerini, Hasankeyf’teki su medeniyeti içinde görmek, her zaman mümkündür.
Hasankeyf’in toprak üstünde açıkça gözüken tarihi uzayıp gitmektedir. Ya toprak üstünde açıkça gözükmeyen derinliklerinde neler saklıdır?
Ilısu Barajı’nın suları altında kalacak Hasankeyf’i kurtarmak ne anlama geliyor? Burada söz konusu olan yalnızca tarihi mimarlık anıtları, sanat buluntuları değildir. Bunların hepsini bir araya getirerek yaşanmış bir tarihtir söz konusu olan. Hasankeyf’te doğal özelliklerle insanın yarattığı varlıkların birlikte oluşturduğu doku taşınabilir mi?
Mağaralar, mağara-mabet ve konutlar taşınamaz. Uygarlık yapısı varlıklar da bir iki sanat ve tarih eserinden ibaret değildir. Burada yollar, mağaralar, ortak mekanlar, semtler, içme ve atık su sistemleri ve çarşıların oluşturduğu dokusuyla bütün bir ortaçağ başkenti söz konusudur. Bu kentsel doku da taşınamaz.
Birecik Barajı’nın suları altında kalan Zeugma’yı, kamuoyuna “mozaikler kenti” olarak tanıtan ve mozaikleri de Gaziantep müzesine taşımakla “kurtardığını” zanneden bir anlayıştan kurtulmamız gerekmiyor mu?
Taşınabilecek olanlar, bazı sanat buluntuları ile bazı yapıların taşınmaya elverişli parçalarından ibarettir. Fakat bu hiçbir zaman Hasankeyf’in ve Zeugma’nın kurtarılması olmayacaktır. Hasankeyf ve Zeugma, araştırılması, gün ışığına çıkarılması gereken tarihi bir uygarlık merkezidir.
Hasankeyf; İç Asya, Anadolu ve Mezopotamya kültür geleneklerinin buluşma noktası, aynı zamanda doğu Hıristiyanlığının ilk büyük merkezlerinden biri olarak, bilim ve kültürel değerler açısından çok şeyler kazanılacak bir kenttir.
Tarihi ve kültürel değerlerin kurtarılmasının yolunu böyle ele alanlar, bugün toprak üstünde açıkça gözükmeyen, fakat tahmin ettiklerimizin üstünde zenginlikler ortaya serebilecek olan toprak altındaki varlıkları gündeme bile getirmiyorlar. Sular altında kalacak diye unutulan, gözden çıkarılan Hasankeyf’in yok olacak tarihi ve kültürel değerleriyle birlikte yöre halkının geleceği de çoktan unutuldu.
Kültürel değerlere sahip çıkma denildiği zaman, öncelikle bu topraklar üzerinde yaşamış ve yaşayan halkların kültürleri üzerindeki baskılara karşı çıkmak yalnız demokrasinin bir gereği olmayıp, insanın geleceğine de sahip çıkmasının bir gereğidir. Türkiye’de yıllardır süren resmi eğitim ve kültür politikası; dünyadaki kültürleri tanımamızı, üzerinde yaşadığımız coğrafyanın sosyal ve tarihi gerçekliğini öğrenmemizi, kültürel değerleriyle buluşmamızı büyük ölçüde engellemiştir.
Dört tarafı tarihsel ve çok zengin kültürel bir mirasa sahip bu topraklarda; eşitlikçi, barışçıl, bütüncül toplumsal sistemler kurulmuştur. Arkeolojik kalıntılar kazıldıkça, insanları azınlık-çoğunluk kategorilerine sokan tabuları birer birer sorgulama olanaklarımız da artıyor. İnsanın, sınırların olmadığı bir yer kabuğu üzerinde yaşama isteği daha da artıyor.
Bu, insanın zorunluluklar dünyasından özgürlükler dünyasına sıçramasıdır.