
Zindandan dağlara: PKK’li tutsakların firar hikayesi - 1.BÖLÜM
Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da devrimcilerin siyasi iradelerinin kırılması, politik kişiliklerinin tasfiye edilmesi ve en insani yanlarının çürütülmesi için zindanlar, özel savaş merkezleri ve işkencehaneler olarak hep kullanılageldi. Türkiye özel savaş rejiminin bu zindan politikası karşısında devrimcilerin tarihe geçecek direnişleri, bu alanları birer mücadele alanı haline dönüştürdü. Bu direniş ve duruşlar, bu temelde ortaya çıkan hikayeler, bir toplumun mücadele azmine, güç kaynağına dönüştü.
Buralarda çıplak iradeyle gösterilen devrimci direnişler kadar zindanlardan gerçekleşen firar girişimleri de özgür yaşama tutkusunun hikayeleri olarak gelişti. Kimileri özgürlükle sonuçlanırken kimileri başarısız olsa da bu hikayeler de özgürlük tutkusunun azim ve iradeyle nelere kadir olduğunun çok çarpıcı örneklerini gözler önüne serdi.
2013 yılının 24 Eylül’ünde Bingöl Cezaevi’nden 19 kişinin kaçışıyla gündeme gelen firar girişimi de bunlardan biriydi. İmkansızlıkların ve zorun en zifiri yerinde dururken özgürlüğe bu kadar tutkuyla bakmanın yol açtığı ve ayları alan bu firar girişimi oldukça talihsiz olaylar nedeniyle başarısızlıkla sonuçlandı. Bingöl girişiminin ardından yeniden Diyarbakır Zindanı’na sevk edilen üç kişi, bir başka üç arkadaşlarını daha yanlarına alarak Diyarbakır Zindanlarından akıl almaz bir çabayla 5 Mart 2016’da firar ederek kaçmayı başardı. Soluk soluğa geçen firar süreçleri, Kürdistan’ın özgür dağlarında noktalanarak büyük bir başarı öyküsüne dönüştü. Bingöl’de yakalandıktan sonra yılmayan, Diyarbakır Zindanı’nda herkesin başarılamaz dediği o öyküyü adım adım ören Devrim Kavak, Diyar Kaydu ve Osman Kılıç’la özgür Kürdistan dağlarında bir araya geldik. Bu üç gerillayla Bingöl’de başlayıp Amed’de devam eden ve Özgür Kürdistan dağlarına varışla noktalanan filmlere konu olabilecek özgürlük koşusunu konuştuk.
Önce kısaca da olsa sizleri tanıyalım...
Diyar Kaydu: 2009 yılında gerillaya katıldım. Garzan’da kaldım. 2010 yılında ise yakalanarak Türk devletinin eline esir düştüm. Amed, Bingöl, Van cezaevlerinde kaldım, Van’dan sonra tekrar Diyarbakır Cezaevi’ne gittim.
Devrim Kavak: Ben de 2003 yılında katıldım. 2008 yılı sonbaharına kadar da gerilladaydım. Sonbahardan sonra üç arkadaş üslendiğimiz dağlık alandan çıkarak bazı çalışmalar çin dışarıda kaldık. İstanbul’da Mart 2009’da da yakalandık. Sırasıyla Metris, Tekirdağ, Diyarbakır, Bingöl, Van ve tekrar Diyarbakır olmak üzere altı yedi cezaevi gezdim.
Osman Kılıç: 2004’te gerillaya katıldım. 2008 sonu Devrim arkadaş ve diğer bir arkadaş ile birlikte İstanbul’a gittik. Burada zaten birlikte yakalandık. Metris, Tekirdağ, Diyarbakır, Bingöl, Van ve tekrar Diyarbakır cezaevlerinde kaldım.
Bingöl’den başlayalım... Üçünüz Bingöl’de bir araya geldiniz, sonra çok sayıda arkadaşınızla birlikte Bingöl’den firar girişiminiz gerçekleşti. Öncelikle firar düşüncesi nasıl bir düşünce? Birbirinizle bu düşünceyi nasıl paylaştınız?
Devrim Kavak: Zindana düşen herkesin firar etme hayali var, kaçma düşüncesi var. Fakat bunu pratik uygulama koşulları her zaman olmuyor. Bizler de yeni yakalanmıştık. Hep bir arayışımız söz konusuydu. Her bir arkadaş kendisi açısından aynı derecede hayalini kuruyordu. İşte hastaneye giderken, mahkemeye giderken fırsat olur mu diye düşünüyor, hayal ediyorduk. Örneğin biz Tekirdağ’dan Diyarbakır’a gelirken hep hayalimiz de vardı, acaba olağanüstü bir durum olur da biz çıkarsak nasıl olur, bir trafik kazası olur mu? Tabii bunlar bir süreye kadar hayal olarak kalıyor.
Bu firar etme duygusunun bir sebebi de müebbet hapisle cezalandırılıyor olmanız... Sanırım üçünüz de idam cezası almıştınız?
Diyar Kaydu: Doğrudur ama sadece o değil, onun da etkisi var. Müebbet ya da ağırlaştırılmış ceza etkiliyor. Herkesin yeniden dağa dönme umududur firar.
Bu fikri nasıl paylaştınız birbirinizle? Nasıl başladınız?
Osman Kılıç: Biz Bingöl’e gittiğimizde bizden önce arkadaşlar bir kere tartışmıştı bu konuyu. Ama sadece tartışma düzeyinde kalmış, tartışmanın üstü kapatılmıştı. Gittik, 2012 yılının başıydı, birkaç ay geçtikten sonra tekrar bu tartışma canlandı. Belli sayıda arkadaşlar tespit edildi, odalara yerleştirildi. Hem süreç devrimci halk savaşı süreciydi, dışarıda yoğun bir direniş vardı, biz buna nasıl bir katkı sunabiliriz diye düşünüyorduk. Mutlaka her insanın içeriden çıkma gibi bir arayışı, hayali var. Ama dışarıdan da bu sürece nasıl bir katkı sunabiliriz düşüncesi hakimdi arkadaşlarda.
Yani dışarıdaki gelişmelerin de firar etmenizde payı oldu?
Kesinlikle, yani orası en temel noktaydı aslında. Çıkacak arkadaşlar da daha çok dışarıda belli bir yük alabilecek, sorumluluk alabilecek arkadaşlardı. Seçim rastgele değildi. Tabii iş tahmin ettiğimizden uzun sürdü. Sevkler vs. sonucu orada çalışan arkadaşlar değişti.
Tam olarak plan neydi? Tünelde nasıl karar kılındı?
Plan tünel kazmaydı. Tünelin bu kadar uzun süreceği bilinmiyordu. İlk bilgi, cezaevinin dar koridorlar şeklinde boş olduğu bilgisiydi. İşte bunu, sanki bir personel ağzından kaçırmıştı. Gittik, baktık ve araştırdık öyle bir şey yoktu. Duvarların üzerinden ve çatıdan da oldukça zor görünüyordu. Ondan sonra tünelde karar kıldık. Başladık. O da süre aldı.
Nereden başladınız, nasıl bir araya geldiniz? Aranızda görevlendirmeler var mıydı?
Devrim Kavak: Aslında bu soruya Osman arkadaşın cevap vermesi gerekir. Bingöl’deki tartışma sürecine ve tünel sürecine hepimizden önce o katılmıştı. Daha sonra gelip bizi dahil ettiler. Tabii ilkin biz de arkadaşlara gidip öyle bir düşüncemiz olduğunu söyledik. Tabii onlar da düşüncede ne kadar hazır olduğumuzu öğrenmek adına yapıp yapamayacağımızı sordular. Kaç arkadaş var, hazır mısınız diye... Kısaca elimizde hiçbir şey yoktu. Onlarla bir kısa tartışmamız oldu, biz o zaman da söyledik, “ne olursa olsun biz bunun altından kalkarız.” Çünkü bir umuttu ve bu umudun hayata geçmesi gerekiyordu. Arkadaşlar da tekrar bize dönüp grubun hazırlandığını ve bizim de dahil olacağımızı belirttiler. İlk çalışma odası ve ekibi altıncı odada başladı.
O zaman ilk nasıl ve nereden başlandığını Osman arkadaşa bir soralım...
Osman Kılıç: Yer olarak mutfaktan başladık. Buzdolabının sabit olduğu köşeyi tespit ettik. Orada zemin beton, altında bir diğer tabaka var. Ama elimizde ciddi alet yok. Öyle meyve bıçağı, çuvaldız vardı. Onu öyle betona sürterek keseceğiz...
Yani ilkin buzdolabının altındaki betondan bir giriş kapısı açacaktınız. Onun için kullandığınız malzeme ise meyve bıçağıydı...
Evet. Bir de meyve bıçağı da kesilip öyle veriliyor mahkuma. Yani öyle sivri de değil, ağzı yok. Onu betona sürte sürte toz zerrecikleri çıkıyordu. Bir avuç toz çıkmıyordu çalışmamızdan. Gece gündüz vardiyalı bir şekilde günde yirmi saat neredeyse çalışırdık. 8 arkadaştık, ikişer ikişer çalışıyorduk. Ama insan hem olabilir mi diye düşünüyor hem gülüyorsun. Elimizdeki aletle betonu nasıl keseceğiz? Sonunda bir tarafı iki parmak kalındığında, diğer tarafı üç parmak kalınlığında o kapağı kestik.
Kaç gün sürdü?
İki ay kadar sürdü kapağın kesilmesi. Onun da her arkadaş içine giremiyordu, dar bir delikti. Daha çok ince ve kısa boylu arkadaşlar girip çalışıyordu. Kapağın çıkarılması iki ayımızı aldı. Tabii üst kattaki arkadaşlar henüz bir bütünen işe müdahil değildi. İçlerinden dahil edilecek arkadaşlar vardı ve oradan başka odalara yönelmesi gereken arkadaşlar vardı. Onun için hem idareden habersiz işlerimizi yürütmek hem de sesin çıkmamasına dikkat etmek gerekiyordu.
Bir taraftan şöyle bir kaygınız da var; çalışmanızı sadece idareden değil, orada çalışmaya dahil olmayan diğer tutuklulardan da gizlemeye çalışıyorsunuz...
Evet, yani bir yandan içerideki eğitim vb. çalışmaların sürdüğünü yansıtıyoruz dışarıya, çalışmadan kaynaklı hem ses, görüntü, çalışanlardaki yorgunluk gibi bir sürü etkeni göz önünde bulundurup... Bu işin arkadaşlardan da gizli yürütülmesi gerekiyordu.
Çalışmaya başlarkenki günlük hayatınızı biraz anlatabilir misiniz?
Diyar Kaydu: İşin içinde kaldığım süre boyunca neye dikkat ettiğimiz boyutuyla şunu söyleyebilirim: Birincisi güvenlikti. Mesela gece çalışıyorduk. İki vardiyaydık. 20:00’dan 24:00’a kadar, 24:00’dan 04:00’a kadar. Kışın karanlık erken çöker, akşamları erken başlardık. Şimdi çıkan arkadaş zaten direkt banyoya giderdi. Tünel zaten o dönem hem kış olduğu için hem de kanalizasyon suyu sızdığı için hep balçıktı, çıkan arkadaşlar çamur içinde çıkardı. Oranın temizliğine sürekli dikkat edilirdi. Mutfağın temizliğine çok dikkat edilirdi. Çıkan arkadaş işte direkt banyoya gider, temizliğini yapar, elbiselerini yıkardı. Elbiseleri de dışarıda asmıyorduk. Normalde cezaevinde elbise yıkandığı zaman avluya asılır kuruması için. Biz mutfakta kaloriferin üstüne, arasına koyarak kuruturduk. Çünkü elbiseler parçalanıyordu. Gece çalışıyorsun, gündüz dinlenme ihtiyacı duyarsın. Son posta çalışan arkadaşlar genelde uyurdu. Fakat bazen gidiş gelişler olurdu. Hatta bazen şu durum da oluyordu: Şimdi sen gece çalışmışsın, yorgunluk var, dışarıdaki arkadaşların, işten haberi olmayan arkadaşların veya düşmanın senden şüphelenmemesi için sabah gidip bu sefer turnuvaya çıkıyorduk, top oynuyorduk o yorgunlukla ya da sohbete çıkardık. Genel yaşamımız böyleydi. Oda spreyleri vardı, toprak kokusu içeri yayılmasın diye odaya sürekli ya parfüm ya da oda spreyi sıkılırdı. Biz de kullanıyorduk, çünkü tüneldeki toprak kokusu ağırdır. Şimdi gündüz kapak kapatılıyor, bir de özellikle yaz aylarında sıcak olduğu için dışarıya koku veriyor. O kokunun gizlenmesi için genelde parfüm kullanıyorduk.
Bir tünel çalışmasında en merak edilen şey toprak. Tünelden çıkan toprağı ne yapıyordunuz?
Devrim Kavak: Bir tünelin başlaması tartışılırken en elzem olan şey toprağı ne yapacağız sorusu... Çünkü toprağı kamufle edebilir, saklayabilir, yok edebilirseniz, çok rahatlıkla ilerleyebilirsiniz. Bizim tünel çalışması altıncı odada başlamıştı, bir süreden sonra eldeki insan sayısı yetmiyordu çalışmaya. Çünkü sonuçta tüm çalışacak arkadaşları bir odaya sokamıyorsunuz; aynı zamanda zindan örgütlü bir yapı, eğitimi, direniş vs. Öncelikle onların düzenlenmesi gerekiyordu. Dediğim gibi bir oda tek başına tünel işini götüremez. Doğal olarak ikinci odanın açılması gerekiyordu. Beşinci odayı biz sonradan kurduk, altıncı aydan sonra. Çalışacak arkadaşların naklini yaptık. Çalışamayacak ve bihaber olması gereken kişileri de başka odalara gönderdik. Ardından 5 ile 6 arasında bir kapak daha açtık insan takviyesi yapabilmek için.
Yeni bir koridor açtınız?..
Doğru, beşinci kat, altıncı odanın üstü oluyor. Üstü olduğu için arada sadece bir beton blok var. Onu deldik. Delme aşaması epey meşakkatli geçti. Ama böylelikle 5 ile 6 arasındaki kapıyı da açmış olduk. Tabii bu da yetmiyor, bir de çatıya çıkmamız gerekiyor. Çünkü planlamada toprağın çatıya çıkartılması var.
Toprağı çatı boşluğuna mı takviye ettiniz?
Tabii, çatının kendisine. Onun için de tartışmalar vardı, nereden açacağız diye. İlk tartışmada, tuvalet ve banyodan tavanı delme hususu tartışıldı fakat bu da zordu. Biz bir deneme yaptık; bizim odamızdan, beşinci odadan tavana açılan bir kapı gibi bir şey vardı. O kapağın üzerinden gidip çatıyı gezip gördükten sonra gördük ki hemen beşin karşısında olan 13’üncü oda var, onun karşısında olan diğer bir odada da tek sıra halinde hepsinde kapak var. Ama diğer odaların kapakları çok küçük. Bizimki ise çok büyüktü. Aynı şekilde iki yüz kiloya yakın kum, çakıl karışımı yük bindirmişler, yine lehimlemişler. Yani dört bir tarafını lehimlemişler. Öncelikle bunun açılması gerekiyordu. Bir de asma kilit vardı üzerinde. Bunların hepsinin açılması gerekiyordu.
Uzun bir süre yüklene yüklene, araya takozlar koya koya kapağı açtık. En son kilidi patlattık, yükleniyoruz ama bir türlü kapak açılmıyor. Takoz aracılığıyla biraz yükselttikten sonra aradan bir el girebiliyor. El girdikten sonra anladık ki yukarıda torbalar var. Deldik ne var diye, kum çakıl karışımı olduğunu da anladık. Mümkün mertebe takoz aracılığıyla biraz yükseltmeye çalışıyoruz ama zindan koşulları elimizde böyle çok güçlü ya da çok kalın takoz biçiminde kullanabileceğimiz malzeme de yok. Bizde de Şeref arkadaş vardı, gerçekten çok güçlü bir arkadaştı. Dedi ben yüklenirsem kaldırabilirim. Gerçekten de öyle oldu ve iki yüz kiloluk bir kapağı kaldırdı. Fakat biz daha ilk lehimleri patlatırken, ilk bir iki lehimi patlattığımızda kapak biraz aralandı. Tabii biraz yüklendiğimiz için oradaki demir parçası böyle eğrildi. Tipsiz bir şey çıktı açığa. Orada, çatıda sac kullanıldığı için geceleri o aralıktan ay ışığı vuruyordu. Hüzmeler içeri ışık veriyordu. Biz araladığımız yerden karanlığa bakarken ışığı gördük. Işığı gördüğümüzde bir arkadaş öylesine bir heyecan, öylesine sevinçle -ki zaten hiç unutamadığım olaylardan bir tanesi buydu- dedi ki “bu iş tamamdır!” Biz dedik ki, “Neresi tamam arkadaş, biz daha kapağı açmadık!” O bize, “Yok arkadaş, biz ışığı gördük, düşman şu an gelip bizi bu iş üstünde yakalasa da bu iş benim için tamamdır. Biz ışığı gördük ve bu iş bitecek” dedi. Ama bir çocuk gibi heyecanlıydı. Koca adam, neredeyse on altı on yedi yıldır cezaevinde. Ondaki o heyecanı görünce bize şevk verdi, moral verdi.
Toprağı altıncı odadan beşinci odaya, beşinci odadan da çatı katına mı çıkardınız?
Evet. Şimdi çatı alanı çok dar, insan hareketine çok fazla olanak vermiyor. Kimi yerlerde eğilerek, kimi yerlerde emekleyerek gitmek gerekiyor. Çatı zemininin üzerine ‘izocam’ atılmış. Biz ilk çıkardığımız toprağı çatının en uç kenarlarına birer sıra diziyorduk, üzerine de izocamı atıyorduk. Hani olur da işte bir çatı yoklaması yapıldığında çok böyle göze çarpmayacak bir şekilde, her tarafı da eşit düzeyde çıkartmaya çalışıyoruz ki, insanların ilk gördüklerinde ‘her taraf aynı‘ demesi gerekiyor ki fark etmesinler. Bunun için biz neredeyse tüm cezaevine, idarenin de üstü olmak şartıyla ana maltanın üzerine, bizden sonraki koridorların çatı kısmına, yine bize ait olmayan, bizim arkadaşların bulunmadığı, adliler ve Hizbullahçıların bulunduğu koridorların çatısına bu yöntemle torbaları dizdik. Neredeyse cezaevinin yarısına kadar toprağı taşıdık.
Cezaevinin üstünü altına, altını üstüne getirdik diye içinizden birinin bir söylemi olmuş. Yukarıdan da aynı zamanda kalasları aşağıdaki tüneli sağlamlaştırmak için aşağı indiriyormuşsunuz...
(Gülerek) Evet, bu çalışma epey ilerledikten sonra kalas ihtiyacı doğdu. Çünkü çökme ihtimali var, artık toprak zeminde ilerliyoruz. Tedbir geliştirmek adına, toprağın da çökmemesi için kalasla tüneli destekleme gibi bir proje gelişti. Cezaevine normalde çıta dışında -o da çerçeve yapmak için, resim yapabilen arkadaşlar getirebiliyor idare denetiminde- hiçbir şey getirme imkanı yok. Tabii biz yukarıya çıktığımız için çatıdan kalasları indiriyorduk. Bunu yaparken de ilkin en uzak yerden, örneğin mutfağın üzerinden getiriyorduk. İdarenin daha daimi durduğu, gardiyanların daha daimi durduğu yerlerden getiriliyordu.
Yani gardiyanların, cezaevi idaresinin odalarının üzerinde dolaşıyordunuz...
Evet, üstteki çatı boşluğu tek bölümdü ve tüm cezaevini kapsıyordu. O sayede çatı boşluğunda geziyorduk. İhtiyacımız ne varsa oradan temin ediyorduk. Dedim ya, en uç nokta ve öyle çok dikkat çekmeyecek bir yerden söküp onları aşağı getiriyorduk. Bu kalasların kesimini de bir vida ile yapıyorduk. Bundan dolayı da Baran arkadaş, biz çıktıktan sonra sorgu sürecinde toprağı düşman bulamayınca erittiğimizi varsaymış. Sormuşlar sorgucular, “Nasıl kaçtınız, toprağı ne yaptınız” diye, Baran arkadaş da bunlarla dalga geçmek adına, “Cezaevinin altını üstüne, üstünü de altına getirdik” demiş.
YARIN:
*Firarın en zorlu aşaması: Oksijen sorunu!
* Bingöl Cezaevi’nden çıkış
* Yakalanma ve Amed’e sürgün
DOÐAN ÇETİN