- Bir siyasal hareket kendi tabanının günlük sorunlarından, tarihsel hafızasından ve somut taleplerinden uzaklaştığında, siyasal temsil ile toplumsal beklenti arasındaki mesafe açılabilir.
- Güç, gerçeklikle ilişkisini kaybettiğinde ne olur? Muhalefet, kendi gerçekliğini kuramadığında, iktidarın çizdiği dünyanın içinde siyaset yapmak zorunda kalır.
ŞEMSETTİN ÖZER
“Karizmatik yönetim” uzun süre siyaset biliminin kenarında bırakılmış, kimi zaman küçümsenmiş, kimi zaman da yalnızca liderin kişisel özellikleriyle açıklanmıştı. Oysa tarih, bunun çok daha karmaşık bir olgu olduğunu gösterdi. Bir liderin etrafında oluşan güçlü bağlılık, yalnızca kişisel karizma ile değil, toplumun içinde bulunduğu ekonomik, psikolojik ve siyasal koşullarla da ilgilidir.
Hitler örneği bu açıdan çarpıcıdır. Milyonlarca insanın desteğini alan Nazi yönetimi, yalnızca bir liderin yükselişinden ibaret değildi. Almanya’daki ekonomik ve toplumsal koşullar, I. Dünya Savaşı’nın yenilgisiyle oluşan intikam duygusu, propaganda, devlet mekanizması, aşırı milliyetçilik ve ırkçı ideoloji bir araya gelerek geniş bir seferberlik alanı oluşturdu. Nazi rejimi, toplumu yalnızca yönetmekle kalmadı; insanların dünyayı nasıl algılayacağına ilişkin kapsamlı bir siyasal çerçeve kurdu ve toplumun önemli bir kesimi Hitler’i ilahlaştırdı. Bu deneyimin sonuçları, Almanya’nın sınırlarını aştı. II. Dünya Savaşı ve Nazi suçları, dünya siyasetinde olduğu kadar siyasal düşüncede de kalıcı izler bıraktı.
Buradan bugünün Türkiye’sine geçerken doğrudan bir özdeşlik kurmak olmasa da benzerlikler çoktur. Türkiye Cumhuriyeti, farklı tarihsel koşullarda, farklı kurumlar ve farklı siyasal gelenekler üzerinden, aynı zamanda ümmetçilik tartışmalarıyla şekillendi. Recep Tayyip Erdoğan’ın uzun süre iktidarda kalması ve Türkiye siyasetinde merkezi bir aktör hâline gelmesi, liderlik ile devlet, toplum, ekonomi ve sermaye arasındaki ilişkilerin incelenmesini gerekli kılıyor. Burada mesele yalnızca Erdoğan’ın kişisel özellikleri değildir. Asıl dikkat çekici olan, lider sultası etrafında oluşan siyasal yapının hangi toplumsal ve ekonomik ilişkiler üzerinde yükseldiğidir.
Özellikle ekonomik kriz dönemlerinde toplumların güçlü ve belirleyici liderliklere yönelmesi yeni bir olgu değildir. Ekonomik belirsizlik, toplumsal kutuplaşma ve siyasal güvensizlik, siyasette güçlü bir merkez arayışını artırabilir. Bu nedenle karizmatik liderliği yalnızca bireysel özelliklerle açıklamak, daha geniş toplumsal dinamikleri gözden kaçırabilir.
Gücün körlüğü
Bu noktada siyaset literatüründe kullanılan “Hubris Sendromu” kavramı karşımıza çıkıyor. Kavram, uzun süre büyük güç kullanan yöneticilerde görülebileceği ileri sürülen aşırı özgüven, dokunulmazlık duygusu ve gerçeklikten uzaklaşma eğilimlerini anlatmak için kullanılan önemli bir kavramdır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, bunun her güçlü lider için geçerli bir teşhis olmadığıdır. Daha çok, denetim mekanizmalarının zayıfladığı ve iktidarın uzun süre aynı merkezde toplandığı durumlarda ortaya çıkabilecek bir siyasal riskten söz ediyoruz.
Her diktatörlük, zamanla kendi yasalarını ve kendi gerçeklik alanını oluşturmaya başlar. Buna giden yollardan biri, iktidar çevresindeki eleştirel seslerin giderek azalmasıdır. Yöneticilerin yalnızca kendilerine ulaşan olumlu bilgileri dikkate almaları, toplumdaki farklı taleplerin ikinci plana itilmesi ve siyasal karar alma süreçlerinin gerçeklikten uzaklaşması, bu süreci daha da derinleştirebilir.
En önemli sorunlardan biri, muhalefetin kendi siyasal gündemini oluşturamamasıdır. Kanımca AKP’yi uzun süre iktidarda tutan olgulardan biri de budur. Türkiye’de AKP’nin ekonomik ve toplumsal sorunlar ağırlaşırken iktidarın kendisini siyasal sistemin merkezi olarak konumlandırması, güç ile siyasal gerçeklik arasındaki ilişkinin nasıl değiştiği sorusunu sorgulamaya değerdir.
Süreç ve Erdoğan’ın hesapları
Çözüm süreci ve Erdoğan’ın hesapları da bu çerçevede ele alınabilir. Kürt Özgürlük Hareketi, AKP’nin başından beri yaklaşımının bu olduğunu söylüyor: Kürt tarafını oyalamak, etkisizleştirmek ve bu algı üzerinden kendi iktidarını kalıcı hâle getirmek. Dolaysıyla AKP, öznesi olmayan bir 'Kürt' istiyor. Bunu başarması durumunda AKP’nin, Kürtler ve Sünni İslam’a mensup olmayan halklar açısından büyük felaketlere yol açabilecek bir siyasal çizgi oluşturacağı kaygısı vardır.
AKP’nin uluslararası bir projenin parçası olduğu ve Ortadoğu’da kapitalizmin sürekliliğini sağlamak için bir “Hitler”e ihtiyaç duyulduğu düşünülmektedir. Bu yaklaşım açısından bunun önündeki engelin Kürtler olduğu ve bu nedenle Kürtlerin örgütlü yapısının hedef alındığı bilinir. Hakkan Fidan'ın Suriye'de olduğu gün 10 Kürt'ün katledilmesi tesadüf değildir.
Son dönemde AKP’nin seçimi gündemleştirmesi, iç muhalefeti susturması ve özellikle zaman zaman tehditkâr ve kibirli bir dil kullanması; demokrasiyi bir pazarlık konusu hâline getirmesi, bu hesabın parçaları olarak değerlendirilebilir. Evet, AKP, Hitler’in iktidar taktiklerinden rol çalmış gibidir. Mehmet Uçum vb. figürler tarafından kibirli ve küçümseyici bir dilin kullanılması da bu rollerdendir. Bu konuda birçok Kürt kaygılı ve rahatsızdır. AKP, meseleyi magazinleştirerek basitleştiriyor.
DEM ve gündem
Bu konuda DEM Parti’nin üslubu da maalesef bir dernek tarzını aşamıyor. DEM Parti’nin Türkiye siyasetinde gündem oluşturabilmesi, partiye görünürlük ve siyasi inisiyatif kurabilir. Bunun gerçek siyasal karşılığını değerlendirmek için parti söylemlerinden çok ya da bekle-gör politikası izliyor. Kanımca mesele burada düğümleniyor.
Uzun süre belli kişilerin yönetimde kalması, masa başında demokratik olma anlayışı ve özellikle parti içindeki bazı yöneticilerin ve bireylerin kişisel özellikleri dayatması; Ankara merkezli siyasetin etkisinde kaldığı yönündeki eleştiriler gerçeğidir. Elbette birkaç kişinin anlayışları bütünüyle partiye mal edilemez, ancak gerçek şu ki; belirli anlayışlar ve siyasal yaklaşımlar zamanla örgütün genel siyasetini etkileyebilir.
Bu konu, gücün yalnızca iktidarda değil, bireylerde de yoğunlaşabileceği gerçeğiyle ilgilidir. Bu güç zamanla kendini dayatan, hatta siyaseti belirleyen bir duruma düşebilir. Bu da tam olarak partiyi bir dernek anlayışına hapsetme anlayışından başka bir şeye yol açmıyor.
Bu açıdan DEM Parti, kendi tabanının beklentilerine göre hareket ederse Türk siyasetinin yönünü belirleme konusunda daha fazla inisiyatif alma potansiyeline sahip olabilir. Mevcut siyasal koşullar içinde önemli fırsatlar bulunuyor. Buna karşılık, kendi gündemini yeterince oluşturamadığında siyasal olarak yorulmakta ve enerjisini kaybetmektedir.
Aynı durum parti içindeki güç yoğunlaşması açısından da geçerlidir. Her siyasal yapıda olduğu gibi DEM Parti’de de eleştirel denetimin ve tabanın siyasal süreçlere katılımının düzeyi önemlidir.
Sol jargonun tekrarı
Buradaki tartışma, enternasyonalizmin reddedilmesi değildir; enternasyonalizm ile kendi toplumunun somut sorunları arasında nasıl bir bağ kurulacağıdır. Bir siyasal hareket kendi tabanının günlük sorunlarından, tarihsel hafızasından ve somut taleplerinden uzaklaştığında, siyasal temsil ile toplumsal beklenti arasındaki mesafe açılabilir.
Bunun Türkiye’deki iktidar dengelerine nasıl yansıyacağı ise önceden kesin biçimde söylenebilecek bir konu değildir. Burada belirleyici olan, DEM Parti’nin izleyeceği siyaset kadar toplumdaki değişimlere öncülük etme sorusudur.
Güç ve gerçeklik ilişkisi
Bütün bu tartışmaların merkezinde aslında tek bir soru bulunuyor: Güç, gerçeklikle ilişkisini kaybettiğinde ne olur?
Siyasetin temel meselesi yalnızca gücü elde etmek değil, gerçekliği doğru okuyabilmektir. Güç, gerçeklikten uzaklaştıkça kendi dünyasını kurar; muhalefet de kendi gerçekliğini kuramadığında, iktidarın çizdiği dünyanın içinde siyaset yapmak zorunda kalır.
Asıl sorun belki de tam burada başlar: Güç ile gerçeklik arasındaki mesafe açıldığında, siyasetin yönünü kim belirler?