Cihan EREN

Türkiye'de derinleşmiş ve Erdoğan ile birlikte toplum psikolojisini bozacak dereceye varmış sistem krizi yaşanmaktadır. Bu kriz seksenlerin ortasından itibaren hissedilir düzeye varmıştı. Özal bu rejim krizini küresel sermaye ile uyumlu liberal politikalarla aşacağını sanarak bazı değişikliklere gitmişti. Bu değişimden istediği sonucu Kürt sorununda çözüm inisiyatifini Türkiye içinde tutarak elde edebileceğini kavramış, böylece Halk Önderi Sayın Öcalan’la diyalog arayışı içine girmişti. Bu yolda kimi adımlar atmaya hazırlanırken Ergenekoncularca tasfiye edilmişti.

Kürt halkının taleplerine ‘bölücü terör’ diyen, inkar ve imhadan başka söylemi olmayan Türk ulus devleti, doksanların başından itibaren Demirel’in cumhurbaşkanlığı yanında kirli savaş hükümetlerini de iş başına getirerek savaşı tırmandırdı. Sistematik düzeyde insanlık suçları işleyerek sonuç almak istedi. İstediği sonucu alamayınca her şeyini savaşa endekslemiş Türk devletinde ekonomi de çöktü, tüm dengeler bozuldu. Kürt halkının demokratik taleplerini kabul etmek yerine Özgürlük Hareketini tasfiye etmede direttikçe sistemin yapısal krizi daha da derinleşti. Kurtarıcı diye sunulan Çiler ile devlet tam bir bataklığın içine sokuldu. Dolar aldı başını gitti.  Ve kendilerinin deyimiyle devlet rayından çıkmış, kimyası değişmiş oldu.

Bitmiş iflas etmiş tekçi ulus devlet, 1999 uluslararası komplosuyla Kürtleri tasfiye edebileceği umuduna yeniden kapıldı. Bitmişliğini Kürt kanı dökerek durdurabileceğini ve yıkımı bu yolla engelleyebileceği hayalleri kurdu. Ve bunun için her türlü tavizi vereceğini ilan etti. Ancak laik milliyetçi devlet ve hükümetler kullandıkları üslup ve yöntemlerle sonuç alamayacaklarını, tasfiye işini bu yola başaramayacaklarını bildiklerinden yeni bir yol ve yöntem için dinci milliyetçi Erdoğan ve AKP’de karar kıldı.

Komplocular da savaşı devlet ile Kürtler arasında süren bir savaş olmaktan çıkarıp, Türklerin en az yarısını katacakları Kürt Türk savaşı boyutuna çıkarmak peşindeydi. Bunun için hem Kürtler hem de Türkler içinde milliyetçiliği geliştirmek gerekirdi. Milliyetçiliğin hakim olduğu bir ortamda Kürtleri Türklere, Türkleri de Kürtlere boğazlatmak daha kolay olacaktı. Savaşın Türk toplumun yarısını sardığı böyle bir ortamda zamanı geldiğinde komplocular gelip kendi ‘çözümlerini’ her iki tarafa da dayatacaklardı. Böylece halklar kaybedecek, Türk savaş kliği ve ‘efendileri’ kazanacaktı. Bu planı uygulayabilecek en uygun tip Erdoğan, siyasi projeyse AKP olduğuna karar verdiler. Böylece inkarcı TC devleti ile komplocular Erdoğan ve AKP üzerinde anlaşmaya vardılar. Kürt halkına karşı topyekun savaş bu anlaşmaya dayalı halen de sürdürülmektedir. Efrîn işgali bu anlaşmanın yürürlükte olduğunu gösteren son olay olmuştur. Hukuki ve ekonomik yaptırımlar uygulanmadığı müddetçe, AB ve ABD'nin Erdoğan ve AKP'nin arkasında büyük desteği olduğu bir an bile olsun unutulmamalıdır.

Erdoğan-AKP-Bahçeli-MHP birliği, toplumun psikolojisini bozacak kadar yayılmış ve derinleşmiş mikrobik halini yeni sistem adı altında topluma onaylatmak istemektedir. Sistem, yeşil-kara-beyaz karşımı faşizmi topluma umut diye sunmaktadır. Faşizmin bu türü Kürtleri, Alevileri ve sol demokrat yurtsever Türkiyelileri 24 Haziran’dan sonra çok daha fazla hedef yapacaktır. Böyle bir saldırganlığı A kişisi olmazsa B kişisi ile durdururuz demek faşistlerin oyun ve hilelerine gelmek olacaktır. Erdoğan, İstanbul’da Manifesto adı altında tüm konuşmalarının en boş olanını yapmıştır. Çünkü söyleyecek tek yalan sözü kalmamıştır. Kendisini zorla hedef haline getirmek istemektedir. Çünkü yalanlar üzerine kurduğu hırsızlık sitemini kimse görsün istememektedir. İşte bunun için kişi odaklı değil halka hayatın her alanını sarmış krizden çıkışın projesini sunmak, demokrasi ışığını göstermek çok daha önemli bir hale gelmiştir. Otuz yıldan fazladır kriz içinde olan bu sistem, Erdoğan’la pis kokular yayan, zehir saçan hale gelmiştir. Erdoğan'ın başarısı bu gerçekliği yeşil faşizmle boyayıp topluma yeni bir şeymiş gibi algılatmasıdır. Erdoğan'ın kan ve pislik kokan ortamına müptela olmuşlara demokratik cumhuriyet projesi vaadiyle gitmek demokratik bir gelecek için hayati olacaktır.

Özellikle cumhurbaşkanlığı seçim propagandasında kişilere odaklanmanın Erdoğan'ın yalancılığını tam deşifre etme önünde engel olacağı görülmek durumundadır. Tek adam deyip durmak yerine bunun yol açtığı sorunları halkın anlayacağı dilden anlatmak çok ama çok daha önemlidir. Özellikle Kürt halkına karşı yürüttüğü savaş ve bu savaşı sürdürürken geliştirdiği düşmanlığın ekonomik maliyeti Türk halkına anlatılırsa halkın önemli bir bölümünün demokratik tavır alacağına inanmak gerekir. Türklere, Kürtlere düşman yapan politikaların neden olduğu sorunları kavratmak ve yol açtığı iflası göstermek Erdoğan'ı en çok korkutan şeydir. Erdoğan Kürt ve demokrasi düşmanı olduğundan faşizmin aptallaştırıcılığına muhtaçtır. Bu düşmanlığın ekonomik ve diplomatik sonuçlarını anlatmak yerine adayların kendisini anlatması Erdoğan’a yarayacaktır. Çünkü her faşist lider gibi onunda aklı başından alınıp alıklaştırılmış milyonları, Osmanlı, Ülkücü ve Alperen Ocaklarından ve mafya çetelerinden teşekkül binlerce silahlı adamı vardır. Kişi olarak cumhurbaşkanı adayları içinde zayıf olduğu temel nokta demokrasi projesinin olmamasıdır. Faşizmin aptallaştırıcı gücüne ve popülistliğine karşı onda olmayan ve olamayacak olan demokrasi vaadiyle seçim meydanlarına sokaklara inmek halkların kesin zaferini getirecektir. Demokrasi projesini en iyi hazırlayıp sunan parti ve aday da mutlaka kazanacaktır. Bu imkana da fazlasıyla sahip olan kuşkusuz ki HDP ve adayı Demirtaş’tır.