
“Bertolt Brecht epik tiyatroyu insanlar cevaplar bulsun diye değil soru işaretleriyle salondan çıksın ve kendi hayatında cevaplarını arasın diye yaptı” diyen tiyatro eğitmeni Kemal Oruç, kapalı kapılar ardında egemenlere esir edilen sanatı sokağa taşıran bir çalışma yapıyor.
Kemal Oruç bir çok oyun yazıp yönetmiş 19 yıllık bir tiyatro eğitmeni. Son zamanlarda ise alışılagelmişin dışına çıkarak yeni bir çalışma başlattı. Tiyatroyu kapatıldığı alanlardan çıkararak özgürleştirmeye çalışan Oruç, Kadıköy moda sahilinde tiyatro severlerle bir araya gelerek sanatsal konularla ilgili çeşitli fikirlerin gelişimini sağlıyor. ‘’Türkiye’de sanatın ticaretini yapanlara sanatçı deniliyor ve ben bu haliyle sanatçıları çok sevmediğimi söyleyebilirim’’ diyen Oruç ile, başlattığı bu çalışmanın içeriği ve sanatın neden toplumsallaşması gerektiğine dair konuştuk.
Öncelikle sahilde toplanma fikrinden başlayalım. Açıkçası tiyatronun ve sanatın daha çok belli bir kesimin denetiminden çıkarılıp çimlerde tartışılır hale getirilmesi çok da alışık olmadığımız bir tarz?
Tiyatro sohbetleri uzun zamandır düşündüğüm bir fikirdi. 50-60 civarı festivalde şimdiye kadar görev aldım. Bu festivallerde önüme bir atölye ya da panel koyuyorlardı. Ancak bu sınırlandırılmış zaman dışında insanlar sohbet de etmek istiyorlar. Çünkü atölyede tek bir konuya odaklı çalışılırken veya panellerde bir taraf konuşur diğer taraf dinlerken, iletişim çok sağlıklı olmayabiliyor. Sohbetlerse daha özgür bir havada geçiyor. Ben hep şunu söylüyorum: “Benim bir tane beynim var. 30 kişi sohbet edersek de 30 tane beyin vardır.” 19 yıldır tiyatro alanında eğitimcilik yapıyorum ama sohbetlerde konuşulanlardan ortaya çıkanlara baktığımda birçok yeni şey öğrendiğimi gördüm.
Peki bu sohbetlerin daha sonraki evresinde neler yapmayı düşünüyorsunuz?
Tiyatro sohbetlerinin ilk amacı insanların özgürce bir araya gelerek sohbet etmesi. Tiyatro zaten yaşamın hiçbir alanından bağımsız değil. Yaşamın özünü anlattığı düşüncesiyle bir fikir ortaya attım ve insanları çağırdım. İlk başta 12 kişiyle başladık,24 kişi olduk, 35 kişi olduk ve en son 50 kişi bir araya geldik. Zamanla herkesin kendi mahallesinde üretim yapmasını hedefliyorum. Merkezileşerek sadece bir yerde bir insana bağlı kalmaması için ciddi bir çaba sarf ediyorum. Genelde Kadıköy’de çimlerde toplanıyoruz ve sohbetler çok ciddi geçiyor. Herkes birbirini dinliyor ve müthiş fikirler ortaya çıkıyor. Yıllardır eğitmenlik yapıyorum ve insanların bu şekilde bir paylaşımla daha iyi öğrenebileceğini görüyorum. Bürokrasi ve burjuvazinin dayattığı sanatı reddederek yepyeni bir şey üretiyoruz ve bunun her yere yayılmasını istiyoruz.
İlk gün neden tiyatro yaptığımızı ve tiyatroya neden ihtiyaç duyulduğunu, ikinci gün ise Türkiye’de tiyatronun ne durumda olduğunu; ödenekli tiyatrolardaki baskı ve sansürleri, özel tiyatrolardaki maddi ve manevi durum gibi birçok konuyu ele aldık. Sonra oyun ve oyunculuk ilişkisini konuştuk. En son olarak da dramatik oyunlar üzerine konuştuk. Küflenmiş klasikleri sürekli önümüze koyuyorlar ve ben artık sıkıldım bundan! Shakespeare’i hep aynı rejilerle izlemekten de sıkıldım mesela. Özgün bir şey koymuyorlar içine. İktidar ilişkisini anlatabilmek için illa ki Macbeth’i ya da Hamlet’i izlemek zorunda değiliz.
Emperyalizm ve kapitalizm hiç durmadan çalışıyor ve artık yeni dünyayı çözümleyerek yeni işler çıkartabilmek lazım. “Şimdiki gündemi anlatırsam zarar görür müyüm?” düşüncesi yeni oyunların yazılmasına engel oluyor ama sanatçı dediğin kişi toplumun genelinden önce bunları düşünmek ve ortaya bir şeyler koymak zorundadır. Gezi ayaklanmasından hemen sonra bir oyun yazmıştım. Tiyatroya belki de 60 yılını vermiş bir insan bana şöyle demişti: “Hata yapmışsın, bunun oyununu yazmak için en az 10 sene beklemek gerek.” Ben de ona “Politik olarak her şey soğuyup, iktidarı rahatsız etmeyecek şekle geldiğinde mi oyun yazmamı istiyorsun?” dedim. Evet o bunu söylüyordu…
Yani isteyen herkesin sohbetlere katılarak, daha sonra bunu kendi yaşam alanlarına yayması diyebilir miyiz?
Ben herkesin sanatsal üretimde bulunabileceğini düşünüyorum. Türkiye’de sanatın ticaretini yapanlara sanatçı deniliyor ve ben bu haliyle sanatçıları çok sevmediğimi söyleyebilirim. Bir yönetmen veya yazar işini yapar ve karşılığını alır ama ben ayrıca sanatçıyım diyorsa bu başka bir şey. O zaman ikinci bir görevi daha ortaya çıkıyor. Eğer sanatçıyım diyorsa toplum adına bir şeyler üretme görevi üzerine düşüyor. Yani bu şu anlama geliyor; sanatçı herhangi bir olayı dert edinen hemen onun araştırmasına girerek bir sosyolog gibi psikolog gibi çözümleyen ve en sonunda daha güzel, ilgi çekici bir hale getirip topluma sunan kişidir. Sanat iki kişinin sohbetinde de ortaya çıkabilir.
Peki bu kadar kaotik bir ortamda sanatsal işler yapmak mümkün mü?
Sanat tam da bu kadar karmaşa varken gelişir. Sanatçılar bu aşamada devreye girip yeni bir şeyler bulur. Türkiye’de kaç kişi bu kaos ortamını anlatmaya çalışır? Kaç kişi sessizliğe gömülür veya kaç kişi her şey olup bittikten sonra işin içine girer ve kendini var etmeye çalışır? Bunların cevapları aslında anın gerçekliğinde hayat buluyor. Tarihe bakarsanız bu tarz durumlarda hep sosyalist sanatçıların bir şeyler ürettiğini görürsünüz. Gerçekleri sanatsal bir estetikle sunan sosyalist sanatçılar hep baskıların, şiddetin mağduru olmuştur.
Sokağa taşınan sanatın yaşam içinde nasıl bir etkisi oluyor?
Bizim ana akım medya gibi devasa imkanlarımız yok ama sanatı istediğimiz zaman istediğimiz yerde kullanabiliriz ve bunu bir medya unsuru olarak da kullanabilmeliyiz. Özellikle sokak sanatçıları bunu çok iyi yapar. Çünkü sokak sanatı; hızlı bir şekilde olduğu yerde bir kitle oluşturup, onlara bir şey iletebilmektir. Bu güncel bir haber de olabilir, bir dinleti şeklinde de olabilir. Egemenler bize bienaller ya da AVM içindeki uçuk ücretli gösterileri dayatıp paran varsa sanat yaparsın ya da izlersin diyor. Oysa biz tiyatro oyunu oynarken bir kaç eşya ile birçok anlam verebileceğimizi defalarca gördük. Şehirler dümdüz edilir, insanlar öldürülürken anlamsızlıklar içinde boğulmamızı istiyorlar. Ressam ve gazeteci Zehra Doğan’ın Nusaybin’de yaptığı şey de aslında sanatıyla medya yasağını delmekti. Sanatıyla insanlara gerçekleri ulaştırdı.
Gezi zamanı karşılaştığım bir olay vardı; devrimci bir anne ve baba polis maskesi alıyor, kıyafet diktiriyor. Eve de bir perde asarak sahne yapıyorlar ve eylemcilerin neden sokakta olduğunu polislerin neden saldırdığını bir oyunla çocuklarına anlatıyorlar. Bunu daha sonra komşu çocuklarını toplayarak onlara da oynuyorlar ve çocuklar yaşanılanların ne anlama geldiğini algılıyor. İşte sanat tam olarak bu. Sanat sermayesiz, herkesin yapabileceği bir şey haline bu şekilde getirilebilir.
Toplumsal sanat, iktidar etrafında şekillenen sanata karşı bir cevap oluyor öyleyse?
Brecht epik tiyatroyu insanlar cevaplar bulsun diye değil soru işaretleriyle salondan çıksın ve kendi hayatında cevaplarını arasın diye yaptı. Dolayısıyla insanları bir mücadeleye çekmek için epik tiyatroyu ortaya attığını görüyoruz. Egemenlerin sanatıysa aksine insanlara kendi cevaplarını kabul ettiriyordu.
İstanbul bienaline gittiğimizde sanatsal anlam çıkarılması istemiyle bir pisuar koyduklarını görmüştüm. Müthiş paralar dönüyor ama ortada bir anlam yok. Oradan çıktıktan sonra sokakta yaşayan bir kız çocuğunun çöpe atılan bir koltuğu yokuş yukarı çıkarmaya çalıştığını gördüm. Onun için yaşamsal derecede anlamı vardı. Bu örnekteki çocuğun gerçekliği pisuardan daha önemli ancak egemenlerin bize gösterdiğiyse anlamsız bir şey. Bizler egemenlerin bienallerinde pisuar değil, çimlerde gerçek sanatı yaratıyoruz.
ERHAN CALİHAN