Enkaza dönmüş kentlerin arasında tek tük insanlar ne arıyor acaba diye düşündüm. Hayatlarını cehenneme çevirenlere lanet okudum. Hitler’in toplama kamplarından sağ kurtulan Psikiyatrist Victor Frankl, “İnsanın Anlam Arayışı” kitabında; “Acı, yaşamın tamamlayıcısıdır” der. Bunun için de insanın yaşarken acılara değmeden yaşamasının bir anlamı olmadığını söyler. O insanlar acıyla kavrulmuş hayatlarında tarumar olan kentlere bakarken ölülerini arıyorlardı. Enkazın altında kalan canlarından bir umut bekliyordu kuşkusuz.
Sizi bilmiyorum ama ben kendi adıma acılara değmeyi hissettiğim günden bu yana kendi varoluşumu daha anlamlı gördüğümü söyleyebilirim. Çünkü nasıl ki sevgi, umut, dostluk, mutluluk gibi pozitif duyguları yaşamak insanın varlık yapısının bir parçası ise acı, keder, hüzün, öfke de insanın varlık yapısının birer parçalarıdır. Onun için de bunları yaşamaktan kaçamayız diye düşünüyorum. İnsanı insan yapanın da bu duyguları çırılçıplak yaşamaktan geçtiğine inanıyorum.
Elbette mazoşist ya da sadist olmadığımı da düşünüyorum. Sadece kendi mezarıma yaklaşırken bana ait olanları yaşamanın kendi hakkım olduğunu söylüyorum. Bunların kaybolmaması için canımı yakan, ruhumu kemiren acılarımı yazıyorum ve bunun için de yazının kutsallığına inanıyorum hep. Kentleri, insanları ve ülkeleri kuranın da yazmak eylemi olduğuna inanıyorum. James Joyce’da böyle yapmıştı.
James Joyce’un, Ulysses romanında yaptığı gibi sokakların rengini, tarihsel hafızasını beynimin bir yerine kazarım. O şehirlerin ve sokakların acıları karşısında kabuslar görsem de bundan vazgeçmemeye çabalarım.
Joyce, Ulysses romanında Avrupa’yı çöküşe sürükleyen moderniteye karşı direnirken çok sevdiği Dublin kentini yazılarında yeniden yaratmıştı. Kentlerin sesine, acılarına ve tarihine kulaklarını kapamamış, şöyle demişti Joyce: “Dublin günün birinde yok olursa, benim sayfalarımdan yeniden yaratılabilir.”
Ne yazık ki bugün bodrumların gaz odalarına döndüğü Kürt coğrafyasının kentlerini daha önce kimse yazmadığı için onlar yeniden eskisi gibi kurulamayacak. O kentlerin sokaklarını, mimari dokusunu kitap sayfalarından da okuyamayacağız bir daha. Kentleri yıkıp, bodrumları gaz odalarına çevirip insanları çırılçıplak duvar dibine dizen bu egemen anlayış da elbette tarihin hafızasına kara bir leke olarak yer alacak. Bu utanç tabloları hafızamızdan asla silinmeyecek. Kendimi onların yerine koyduğum an ki duygularımı hiçbir sözcükle ifade edemiyorum üşümekten başka.
Ne yazık ki bu coğrafyada Ahmet Arif’in “Çırılçıplak bir kavgada, vurulsam kaybolsam” dileği, mertçe olmuyor. Devlet beslemesi bazı Kürt yazarlar ise her yerden fırlayıp canlarını ortaya koyan özgürlük savaşçılarına karşı küfürler savurup kaybolan ve hiçbir zaman da kurulamayacak kentlerin karşısında suskun ve sessiz kalmayı seçiyor. Ve faturayı Kürtlere keserken hiç mi vicdanları sızlamıyor acaba? Devletin kapısını neden aşındırmadınız, sorunları çözün, kentleri yıkmakla insanları öldürmekle sorun çözülmez diyemediniz ama kendi çocuklarınıza saldırmayı hak görüyorsunuz. Elbette çırılçıplak bir kavgada vurulup kaybolanların ahı bundan sonra bunların boyunlarında da zincir gibi asılı kalacaktır.
Bodrumların gaz odalarına çevrildiği, insanların toplama kamplarında olduğu gibi duvar dibine dizildiği, kentlerin yok edildiği bir çağda yarım kalmış köle ruhlu insanlardan medet ummayı beklemiyorum, beklemedim de. Elbet acılara değmekten korkan insanlara da söyleyecek fazla sözüm yok. Ama keşke yıkılan kentlerin sokakları o sokaklarda yaşayan insan sesleri daha önce yazılsaydı. Hayat çırılçıplak olsaydı kavgada ve sevgide insan olma serüveni unutulmasaydı.