Soğuk savaş dönemi iki kutuplu dünya sistemi arasındaki karşıtlık, kriz, barış içinde bir arada yaşama, Coexistence politikası ile aşılmaya çalışılmıştır. 1950-60-70 yıllara bir ölçüde damgasını vurmuştur. İki süper güç -Sovyetler Birliği ve Amerika- arasında olası bir nükleer savaş tehlikesi böylece bertaraf edilmiş, kontrol altında alınarak, yakın bir tehdit olmaktan çıkarılmıştır. İki süper güç derken, demek ki Coexistence sadece yenişemeyen denk güçler, güçlüler arasında olur, zayıf ile güçlü arasında olmaz diye kesin bir sonuca varmak doğru olmaz. Ya da sadece devletler arasında olur, gibi kesin bir ifade kullanmak da, hayatın diyalektik yasası zıtların-birliği ilkesi düşünüldüğünde, pek gerçekçi olmaz. Dolayısı ile devletle toplum, toplumla toplum arasında da Coexitenci olabileceği, tarihten ve günümüzden anlaşılmaktadır. Bu konuda zamanında çok tartışmalar, lehte-aleyhte yorumlar, itirazlar olmuştur.
Çin Halk Cumhuriyeti’nin lideri Mao Zedong; Khrushchev’in bu politikasına, Marxist ideolojiden, sosyalizmden bir sapma-revizyonizm olarak değerlendirerek, karşı çıkmıştır. Ölümünden kısa bir süre sonra Çin kapitlaizmle ekonomik ilişkileri sonucu aynı sürece girmiş ve bugün bu gelişerek devam etmektedir. 11 Aralık 1964’de Che Guevara; “Marxistler; ancak halkların barış içinde birlikte eşit olarak var olma, yaşama- Coexistence- hakkını savunur, ama işgalci ile işgale uğrayan, sömürücü ile sömürülen, ezen zalim ile ezilen mazlum arasında, Coexistence olamaz” diyerek, bu konuda ki tutumunu belirtmiştir. Emperyalizme karşı sürekli mücadelenin; kapitalist ülke-lere tek tek savaş ilan etmek olmadığı, daha çok, o ülkelerde yaşayan emek ve demokrasi güçlerinin direnişi, mücadelesi ile dayanışmak birleşmek anlamına olduğu unutulmamalıdır.
Yirminci yüzyılın bir terimi olan “Coexistence” eski tarihte kabile toplulukları ve hanedanlık, imparatorluklar içinde farklı ve hatta karşıt topluluklar arasında da gerçekleşmiştir. Roma, Osmanlı, Çin ve Hint imparatorluklarında, farklı inanç ve etnik toplulukların, döneme damgasını vuran egmen etnik kimlik ve dine rağmen, çatışmadan bir arada var olması, olanaklı olmuştur. Mesela Hindistan Mugal Dynasti(hanedanlığı) döneminde, uzun bir süre müslümanlık (Delhi) ve Hinduizm eşit ve egemen olarak çatışmadan, birlikte var olmuşlardır. Özellikle büyük mülkiyet sahibi, erkek zalim egemenlerin, bitmez tükenmez güç ve çıkar savaş ve yıkımları düşünüldüğünde; çatışmasızlık ve karşılıklı var olma imkanı; halkların yakınlaşması ve demokrasinin öne çıkması, gelişmesi aşısından, önemli bir fırsat oluyor. Ancak dikkat edilmesi ve asla unutulmaması gerken husus şudur ki; tarihsel deneyimler iyi incelendiğinde, “Coexistence” direk ve ya indirek karşılıklı güç ve çıkar dengeleri sonucu oluşur. Ya da felaket derecesinde iç ve dış savaşların soncunda, mecbur kalınan ‘consensus anayasası’ güvencesinde sözkokusu olmuştur, olmaktadır. Batı Avrupa nisbi demokrasisi buna en açık örnektir. Avrupa’nın demokratik birlikte yaşamı; birinci ve ikinci dünya yıkım savaşlarından başka, birer din-mezhep, hanedanlık savaşları olan, İspanya, Yunan, Hollanda, İngiliz ve Fransız iç ve dış savaşları v.b. sonucu, zor bela oluşmuş, hem ülkeler içinde kesimler, sınıflar arası ve hem de ülkeler arası bir Coexistence durumdur, denebilir. Ve Avrupa Birliği sürecinin başarısı, bu uzlaşmanın kalıcılaşması ve kurumsallaşması anlamına geliyor.
21 yüzyıl (üçüncü binyıl) ruhsal ve zihinsel açıdan şidette dayalı olmayan yoldan, birbirini mahvet- meden, yok etmeden, birlikte var olmayı ve karşılıklı yaşam alanlarına saygı duymayı, hem olanaklı kılıyor ve hem de mecbur ediyor. Çünkü dünya ortak bilinci artık köleliği, zulmü ve haksızlığı sineye çekmiyor, kabul etmiyor, red ediyor. İnsanlar Meksika’dan Tahrir’e eskisi gibi yönetilmek istemiyor. Ortadoğu’da, hele Türkiye’de insanlar, darbe anayasası ile yaşamak istemiyor, herkesi Türk yapmak isteyen ırkçı ve tekçi bir zihniyetin diktatöryasında yaşamak istemiyor. Mesele sadece Kürtlerin hak ve özgürlük sorunu da değil. Mesele Türkiye’nin tüm kurum ve kesimleriyle bir demokratik dönüşümü gercekleştirebilmesidir. Yani bir yeniden demokratik inşaa, bir consensus anayasa ile kendi iç barışını, iç “Coexistence”sini oluşturmasıdır. Kürtlerin, Alevilerin, Emekçilerin ve tüm ezilen kesimlerin varlığına ve yaşam alanlarına, kendilerini her yönden gerçekleştirme ve var etme haklarına, saygı gösterme ve anayasal güvenceye alma meselesidir. Türkiye bunu başarmaya mecburdur. Çünkü vakti zamanında Avrupa’da yaşanmış olan, ülkemiz ve Ortadoğu’da da olması muhtemel iç savaş ve mezhep savaşları felaketinin önüne geçmek, ancak böyle mümkü olacaktır.
Kürt Özgürlük Hareketi’nin ortaya çıkardığı örgütlü demokratik halk gücü potansiyeli ve dönüştürücü bir iç dinamik olarak başlattığı yeni süreç, bunu herzamankinden daha olanaklı kılıyor. O halde Türkiye’nin tüm dışlanmış demokratik iç dinamiklerinin, bu süreci sahiplenmesi ve direnen demokratik Kürt dinamiği ile birleşmesi; demokratik toplumun, -devlete rağmen- yaşam alanlarını oluşturacaktır. Rojava’da bugün yaşanan; bir ‘Coexistence’ durumudur. Yeni süreç özgürlük ve demokrasinin ve onun yaşam alanlarının, hamle süreci, gerçekleşmesi sürecidir.
Karşıtlardan birşey beklemeden, kafa karıştırıcı sahtekarların ve zalim yanaşmalarının oyunlarını bozarak. Devlete de; “Gölge etme, başka ihsan istemez” diyerek. Yeni süreç; halkların kardeşliği ve barış içinde bir arada yaşama umudunu yaşama-yaşatma sürecidir.