
Sıcakların boğucu ve bunaltıcı atmosferinde, Dêrsim merkezine yükseklerden bakan Batman köyündeyiz. 12. Munzur Kültür ve Doğa Festivali’nin yorgunluğunu üzerimizden atmak için Batman köyünün Hopik adlı mezrasında yaşayan kirvemize misafirliğe gidiyoruz. Yolumuz taşlı, virajlı, yokuşlu. Aracımızı zorlaya zorlaya çıkıyoruz yokuşu. Birden yolun sağ kenarından, ağaçların arasından mavi giyimli, elinde kalın sopalı bir kadın yolumuzu kesercesine önümüzde çıkıyor! Şoktan var gücümle frene basıyorum. Kadın, korkusuzca ve asi adımlarla bize doğru yürüyor. Kadın bağıra bağıra ilerliyor. Bir Zazaca bir Türkçe bağırıyor: “Çabuk defolun!.. Defolun o arabanızla!.. Kafanızı kırarım, cevizlerimi kuruttunuz!.. Defolun!” Zazaca ağır küfürler ediyor.
Yaşam merkezi bir ceviz ağacı
Yanımdaki Rıza, Zazaca konuşarak kadını sakinleştirmeye çalışıyor. Önce çok sert duruyor ama zamanla yumuşuyor. Nihayetinde Rıza’ya Zazaca “Sen benim kardeşimsin... Bak, kimseleri sevmem ama seni sevdim” diyor. Onunla Zazaca sohbet ede ede gönlünü kazanıyoruz. Fakat bir anda “Bakın, kimseye vermem, size getireyim” deyip yeşillikler arasında kayboluyor. O an kendi kendime ‘Acaba daha büyük bir sopa mı getirecek?’ diye düşünürken, kadın elinde büyük bir salatalık ile dönüyor. Salatalığı bana değil de Rıza’ya uzatıyor. Anlaşılan, ‘kardeşim’ diye hitap ettiği Rıza’yı daha çok sevdi.
Adının Ayşe Yıldız olduğunu öğrendiğimiz kadınla ertesi sabah, sözleştiğimiz gibi buluşuyoruz. 14 yıldan beri tek başına Batman köyüne bağlı Hopik mezrasının yanı başındaki yeşillik alanında yaşıyor. Köy halkı ona ‘Bomê Ayşe’ diye hitap ediyor. O her sabah erkenden bostanlarına gidiyor, akşamın son ışıklarında ise dört bir yanı yıkık, taştan evine dönüp uyuyor. Ancak bizi oraya değil, çok büyük bir ceviz ağacının serin gölgeliğine götürüyor. Ağacın altında sandalyeler, ahşap bir masa, bir tepsi ve büyük bir kazan duruyor. Anlıyoruz ki onun yaşamının merkezi, bu ağacın gölgeliği.
‘Cigeramı benden aldılar’
Aslında lakabı gibi bomê değil. Hatta asıl adı da Ayşe değil. “Benim asıl adım Kürtçe, Asmîn... Hani şu beyaz çiçekler var ya, şu kar çiçekleri. Onlardanım işte. Babam çok severmiş o kar çiçeklerini, ondan adımı Asmîn koymuş...”
Ayşe, 1998’de İstanbul’dan Dêrsim’e dönmüş. Kardeşi Deniz, o döndükten 20 gün sonra bir çatışma esnasında askerlerin kör kurşunuyla vurulmuş. “O ciğerimdi. Ciğerimi benden alıp kopardılar” diyor. Neden yalnız başına yaşadığını, insanlara ve toplu yaşama yüzünü çevirdiğini merak ediyoruz. Akrabalarını ve çevresini sorunca dertli dertli anlatmaya başlıyor. “Var, var. Olmaz olur mu... Ama onlar bana uzak. Hem yer hem de gönül olarak uzaklar. Ben geldim, kardeşim Deniz de geldi. Ama amcaları ona bir bot vermediler. Geldik ki hava soğuk, buzlu... Kar içindeyiz. Kardeşime bot vermediler. Deniz üşüdü, karda kışta vermediler bir bot ayağına. Alnının ortasına baka baka sana iftira atıyorlar, sana yalan söylüyorlar. Boş ver, benim akrabalarım yok, olmasın, ben böyle çok rahatım, kötülüklerden uzak. Kimse bana dokunamaz. Karışanın kafasına aha şu odunu geçiririm yemin olsun ki.”
Arabalardan nefret ediyor
İstanbul’da yetişmesine rağmen kendi öz topraklarına dönme nedenini anlatıyor sonra: “Memleketimi seviyorum. Bir geldim, kaldım. Gitmem artık. Memleketimi vermem onlara. Ben geldiğimde buralar virandı, kuraktı. Kalktım çalıştım, her tarafı yeşerttim.”
Sabah saatlerinde geldik ya. Bomê Ayşe hemen aç olabileceğimizi anımsıyor. “Hadi gelin, oturun şuraya, size bir çay vereyim. Kahvaltı yaptınız mı? Bak, ben dün taze yufka yapmışam, peynirim de var az şurada. Gelin, hep beraber kahvaltı yapalım” diyor. Etrafımıza bakınıyoruz. Ablamızın çok bir şeyi yok. Bir dilim peyniri kalmış. Kahvaltımızı az önce yaptığımızı söyleyip, serinlemek için sadece soğuk su istiyoruz.
İlk karşılaştığımızdaki sert tavrını soruyoruz. Tepkisinin ardında büyük bir doğa sevgisi yattığını anlıyoruz yanıtlarından: “Sevmiyorum arabaları. Cevizlerim kuruyor. Toprak varken, ayak varken, niçin yürümüyor bu kadar insan? Göbek yaparlar ancak otura otura. Bak bana, çıta gibiyim. Ne arabam var ne de ayakkabım. Gelsinler ama araba istemiyorum. Araba sesi beni rahatsız ediyor, bağım ağrımaya başlıyor o zaman. Arabaları sevmiyorum. Taşlıyorum onları. Bozmasınlar doğamı. İstemiyorum gelsinler. Bak, ne güzel yaşıyorum; ekmeğim var, suyum var, bostanım var, cevizim var.”
‘Dokunanın kafasını kırarım!’
Kadın olarak tek başına yaşayan Bomê Ayşe’den köylüler elbette haberdar. Fakat asker ile polisin nasıl bir tavır gösterdiğini merak ediyoruz. Ablamız her ne kadar “Bana karışamazlar, karışanın kafasını kırarım” dese de, bir şekilde baskı gördüğünü tahmin edebiliyoruz. Daha sonra, askerlerle devlet memurlarının tek tek geldiklerini, kendisine baskı uyguladıklarını anlatıyor: “Geldiler, geldiler. Bak, şu kazdığım kuyu var ya. Onu saymaya geldiler. Dediler ki ne yapalım şimdi bu su kuyusunu, sayalım mı? Bilmiyorum, niye sayacaklar. Yukarı Hopik’ten bir kardeşim geldi. Dedi ki sayarlarsa başkaların da olur. Ben onu istemiyorum. Bak, kendi ellerimle kazdım. Buraya kadar su çıktı. O benim el emeğimdir. Asker, polis eğer dokunursa, kafalarını kırarım şu odunla.”
Sohbetimizin sonuna doğru tekrar uğrayacağımızın sözünü vererek kendisinden ayrılıyoruz. Ablamız bize cevaben ne desin? “Tabii, tabii... İstediğinizde gelin, ben buradayım. Kafanızı kırmam, merak etmeyin... Gelin, gelin... Bekliyorum...”
Bomê Ayşe’nin yanaklarından öpüyor, beraber getirdiğimiz biraz niyaz verip ayrılıyoruz.
Doğayla uyumlu bir yaşam
Bomê Ayşe’nin çok güzel bostanları var. Fakat su kesilince kendi elleriyle kuyu kazmış. O kuyu ile hem kendine çeşme yapmış hem de bostanlarını suluyor. Doğa ile tamamen uyumlu bir şekilde yaşıyor. Ne şehirle ne de köyle pek ilişkisi yok. “İnsanlar sevdikleri şeyi yapmalıdır” deyip, eski hayatı sevdiğini ve eskiden insanların hiç bu kadar güzel yaşamadıklarını altını çiziyor. O hem doğadan besleniyor hem de doğayı besliyor. Ağaçlara ve bostanın arkasına ektiği rengarenk çiçeklere bakıyor. Üzüm, elma, armut ve erik ağaçlarına, bir anne edasıyla bakıyor.
NİHAL BAYRAM/DÊRSIM