Devlet çöktü, bize düşen örgütlenmektir

Dosya Haberleri —

Esengül Demir/Emirali Türkmen

Esengül Demir/Emirali Türkmen

  • HDK Eşsözcüsü Esengül Demir: "Topluma kurtuluşun kendi öz-gücünden gelebileceğini ve bunun için de öz-örgütlülüğünü oluşturmak gerektiğini anlatabilmek gerekir. Tüm demokratik kitle örgütlerini her bölgede birleşik mücadele için yan yana getirmeye ve süreci tartışmaya, tartışmanın da ötesinde hızlıca örgütlü bir mücadele aracına dönüştürmeye çalışmalıyız."
  • HDP Eşbaşkan Yardımcısı Emirali Türkmen: "Ülkede geniş bir rant ekonomisi oluşturulmuş, rantiye devlet kurulmuş ve ahbap-çavuş-akraba kapitalizmi yaratılmış durumda. Devlet mafya ile iç içe geçecek şekilde yeniden yapılandırıldı. Toplumun ve insanın, sermayenin ve siyasi iktidarın mutlak tahakkümü altında ezilmesine karşı direnç üretemeyenler demokrasiye erişemez."

MİHEME PORGEBOL

Merkez üssü Maraş’ın Pazarcık ve Elbistan ilçelerinde yaşanıp 10 il ve yaklaşık 15 milyon insanı etkileyen depremlerden sonra birçok ihtiyaç belirdi. Gıda, barınma, ısınma, tahliye, enerji vb. birçok temel ihtiyacın yanında dayanışma, eşitlik, adalet gibi toplumsal ihtiyaçların hayatiliği de gözler önüne serildi. Bu ihtiyaçların en önemlilerinden biri de toplumsal örgütlenme ihtiyacıydı ve bu ihtiyaç sadece felaket zamanlarında değil toplum var oldukça sürecek olan bir ihtiyaç çünkü hafızamız bu ihtiyacı derinden hissettiğimiz halde gideremediğimiz felaket ve katliamlarla dolu. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ve Kürt Özgürlük Hareketi'nin ideolojik perspektifte sıklıkla vurgu yaptığı gibi Ortadoğu ve Kurdistan halkları için örgütlü toplumun gerekliliği, yaşanan iki büyük depremin ardından bir kez daha hayatiliğini gösterdi. Hele ki her şeyin tek merkezde toplandığı, milyonlarca yaşamın tek kişinin iki dudağının arasından çıkan söze bağlandığı bir ülkede, Türkiye’de…

Pazarcık merkezli ilk depremin hemen ardından dayanışma ağları örgütleyip sahaya inen, depremden zarar gören yurttaşların ihtiyaçlarına koşup yaralarını bir nebze olsa sarmaya çalışan birçok yapı oldu. Gençlik ve öğrenci örgütleri, meslek oda ve birlikleri, sivil inisiyatifler, siyasi partiler ve daha birçok örgüt, inisiyatif ve oluşum sahada haftalardır canla başla çalışıyor, devlet ve sermaye hariç. Depremlerde yöneticilerin keyfiyetinden, liyakatsizliğinden, isteksizliğinden, vicdansızlığından, beceriksizliğinden ölen yurttaşların yalnızca ismini yazmaya sayfalar yetmez, bizse onları gömecek mezar bulamıyoruz. Tam da bu fotoğraf toplum için devletin gerekip gerekmediğini sordururken toplumsal örgütlenmenin zaruretini ortaya koydu. Biz de bu konuları HDK Eşsözcüsü Esengül Demir ve HDP Eşbaşkan Yardımcısı Emirali Türkmen’e sorduk.

Depremin ilk anından itibaren devlet kadrolarının liyakatsizliği ve halka ulaşmadaki isteksizliği kendini gösterdi. Bu bağlamda yurttaşlar ya kişisel inisiyatifler alarak ya da güvendikleri kurum ve oluşumlarla birlikte hareket edip depremin yaralarını sarmaya çalıştı. Örgütlü dayanışmanın önemi de burada belirdi. Siz bu konuda neler söyleyebilirsiniz?

Esengül Demir: Son birkaç yılda yaşanan pandemi, seller, yangınlar, ekolojik ve kentsel yıkımlar devletin hiçbir toplumsal ihtiyaca cevap veremediği ispatlamıştı. Deprem ise devlet modelinin Türkiye’de tamamen çöktüğünü gösterdi. Dolayısıyla toplumun devletten bir beklentiye girmeden kendi sorunlarına kendi çözümlerini yaratabileceği alternatifler üretmesi ve bunu sağlayacak örgütsel altyapılarını oluşturması gerekiyor. Devlet denilen yapının toplumu ürküten, toplum üzerinde baskı uygulayan ve toplumu korkuyla kontrol altında tutmaya çalışan bir kâğıttan kaplan olduğunu senelerdir söylüyoruz. Büyük bir coğrafyada milyonlarca insanın hayatını etkileyen, kentleri yerle bir eden bir yıkımı fırsata çevirmeye çalışan, sorumluluklarını yerine getirmeyen bir devlet mekanizması var. Öte yandan da içinden geçtiğimiz süreç itibariyle toplumun kendi kendini yönetme kabiliyetinin de ortaya çıktığını görüyoruz. Bu bağlamda toplumun kendi idaresine dönük örgütlü mekanizmalar kurma ihtiyacı var.

Emirali Türkmen: Modern dünyanın devlet diye tarif edilen aygıtı, toplumun sorunlarına cevap olan bir model değil. Üstelik Türkiye’deki tek adam rejimi, bütün bilgi ve karar mercilerini kendinde topladığı için toplumsal sorunlara cevap veremez durumda. Bu rejim toplumun, sözünü aşağıdan yukarıya doğru söyleyebilmesini çözüm araçlarını tasfiye ederek, kayyumlar atayarak ya da devletin zor aygıtlarını kullanarak önemli ölçüde ortadan kaldırmıştır. Oysa bu deprem bize gösterdi ki toplumların en önemli dayanaklarından bir tanesi örgütlenmektir. Aslında Türkiye yakın tarihinde de devletin siyasal araçlarının dayattıkları nedeniyle bu gerçekliği sık sık hatırlıyoruz ama diğer yandan da çok hızlı unutuyoruz. Hepimiz bir kez daha asıl önemli olanın toplumların öz-örgütlenmesi olduğunu, örgütlenme olmayınca kendi toplumsal sorunlarımıza çözüm bulamayacağımızı görmüş olduk.

Her ne kadar depremden daha az etkilenen kentlerden biri olsa da Amed ilk andan itibaren dayanışma mekanizmalarını oluşturup, gerekli müdahaleleri imkanları dahilinde yaptı. İkinci günden itibaren de depremin etkilediği diğer kentlerle dayanışmaya başladı. Bu örgütlenmenin önemine ilişkin nasıl bir örnek sunuyor bize?

Esengül Demir: Amed, aslında örgütlü toplum pratiği sergiledi. Kritik dönemlerde örgütlü toplumun nasıl hızlıca hareket edebildiğini ve kendi çözümünü nasıl hızlıca bulabildiğini gösteren belirgin bir örnek oldu. Türkiye genelinde de çok örgütlü olmamakla beraber, bütün ayrıştırıcı politikalara rağmen yurttaşlar hem bireysel hem de çeşitli kurum ve kuruluşlar aracılığıyla, kolektif dayanışma duygusuyla hareket etti; İktidarın gösteremediği bir refleksle hareket etti ama Amed örneğindekinin aksine yer yer kaotik şeyler yaşandı. İşte örgütlü toplum gerçeği böylesi kritik dönemlerde çok net açığa çıkıyor. Amed, bütün kurum ve kuruluşlarıyla depremi yaşayan bir il olmasına rağmen hızlıca bir araya gelen, ortaklaşan, örgütlenen, önce kendi yarasını sarıp sonrasında da diğer deprem bölgelerine giderek oraların yarasını saran bir tabloyla örgütlü halk gerçekliğinin çok net bir örneğini ortaya koydu. Amed’in yansıttığı tablo ve örgütlülük halinin bütün Türkiye için de örnek alınması gerek. Diğer kentlerde de böyle bir örgütlülük için çaba gösterilmesi gerek.

Emirali Türkmen: Amed, büyük sorunlara karşılaşmış ve kendi sorunlarına kendi enerjisiyle çözümler üretme hafızasına sahip bir kent. Bu durum kentin hafızasıyla ilgilidir. Devletin bütün baskı araçlarına rağmen Amed’deki toplumsallık ve dayanışma ilişkileri çok güçlü. Bundan dolayı da Türkiye tarihi açısından Amed’in özel bir yeri var ve bu depremde de gördük ki halk ilk anda bu hafızayı hatırlayıp anında örgütleniyor. Dayanışma zincirleri kuruyor. Çünkü bu kent dayanışmanın yaraları saran en güçlü duygu olduğunu geçmişten beri biliyor. Amed’deki yıkım oranının diğer kentlere oranla daha az olduğunu da gözden kaçırmadan, bütün renklerine rağmen Antakya’da neden Amed’deki gibi bir dayanışma sergilenemediği üzerine düşünmek gerek.

Devletin çöküşünün artık daha geniş kitleler tarafından kabul edildiğini düşünüyorum. Belki de daha çok bu nedenle ülkenin ve dünyanın her yerinden dayanışma kampanyaları hızlıca organize edildi fakat bunlar devletin engellemeleriyle karşılaştı. Bu pratiği nasıl okumak gerek?

Esengül Demir: Bölgeden gelen dayanışma çabalarına müdahale edildiğini birçok örnekte gördük. TIR'ların engellenmesi ya da AFAD’a yönlendirilmesi, oraya desteğe gitmiş insanlara yönelik şiddet, 4 Kürt gencin hem polis şiddetiyle karşı karşıya kalması hem de çırılçıplak bir şekilde karların içinde ölüme terkedilmesi ve bu örneklerin dışında kamuoyuna yansımayan birçok örnek… Bunları örgütlü topluma karşı müdahaleler olarak değerlendiriyoruz. Bu müdahaleler aynı zamanda Kurdistan halkıyla Türkiye’nin batısındaki halkların arasındaki iletişime engel olmaya dönük bilinçli ve politik müdahaleler. Bu süreç bize çok net bir şekilde göstermiştir ki örgütlü toplum güçlü toplumdur. Örgütlü toplum hem devlet saldırılarına hem de doğal koşullardan meydana gelecek durumlara karşı güçlü durabilen toplumdur. Hem Kurdistan hem de Türkiye halklarını yan yana getirmeyen bir arada bulunmasını engelleyen bu sistemin karşısında örgütlülüğü daha çok büyütmek, daha çok ön plana çıkarmak gerekiyor. Türkiye halklarının iktidarın ayrıştırıcı politikalarına karşı örgütlü olması ve yan yana durması gerekiyor.

Emirali Türkmen: Devletin bu müdahaleleri apaçık bir şekilde toplumsal örgütlenmeyi hedef alıyor. Merkezi otorite bir yandan da sorunlara müdahale etmekteki acizliğini gizlemek istiyor. Ben önümüzdeki dönem devletin kendisi karşısında toplumsal alanda sorunlara cevap üretmeye çalışan halk dayanışmalarına imkan vermeyeceğini düşünüyorum. Çünkü böylesi dayanışma yapıları topluma örnek oluşturuyor. Toplum şunu görüyor; ‘Evet en olağanüstü durumda bile devlet bizim yanımızda değil ama toplumsal hareketler bizim yanımızda. Devlet gelmeden onlar geliyor ve bizi yıkılmış binaların altından onlar çıkarmaya çalışıyor. Bize sıcak çorba vermek için aş evi kuruyor.’ Dolayısıyla ben bu dayanışmanın da toplumda bir hafıza oluşturacağını düşünüyorum. Bu deprem dayanışmasının ön yargıları kırarak tek adam rejiminin toplumu kutuplaştırarak düşmanlar üretme siyasetinin de sonunu getireceğini düşünüyorum.

HDP çizgisinin temsil ettiği siyasi paradigmanın aslında epey uzun bir zamandır özyönetimler, öz-örgütlenme ve geniş toplumsal kesimlerin farklı düzeylerde örgütlenmesi üzerine ürettiği bir yaklaşım var. Bu yaklaşım, yani toplumun öz-örgütlülüklerinin yaratılması ve güçlendirilmesi sizce deprem sonrası süreçte nasıl uygulamaya geçirilebilir?

Esengül Demir: Aslında HDP ve HDK’yi oluşturan temel fikriyatını toplumun öz-örgütlülüğünün ortaya çıkarılması olarak tanımlayabiliriz. Buna ilişkin kurulduğu günden itibaren hem kongre hem de parti mümkün olduğunca bütün toplumsal kesimleri kapsayacak şekilde hareket ediyor. Bu yapılar demokratik ulus çizgisinde kendi öz-örgütlülüğünü oluşturacak bir örgütlenme perspektifine sahip. Yer yer bunun olanaklarının oluştuğu ve hayata geçirilmeye çalışıldığı dönemler olsa da sistemin baskısından ötürü yeteri kadar hayata geçirilemediğini söyleyebiliriz. Ama depremle beraber aslında bu fikriyatın hayata geçirilebilmesi için bir olanak da oluştu. Özellikle yıkımın yaşandığı yerlere olumlu anlamda bir devlet müdahalesinin olmayışı, devletin vatandaşın ihtiyacını karşılayamaması aslında tam da böyle bir örgütlülüğün açığa çıkabilmesi için bir zemin oluşturdu. İlk andan itibaren HDK ve HDP hem kendi kadroları hem de gönüllüleriyle birlikte deprem bölgesine giderek hızlıca koordinasyonlarını sağladılar. Bunu bütün illerde yaptık. Hatay’da bu durum çok daha çarpıcı bir şekilde ortaya çıktı. Belki Maraş ve Adıyaman’da ağırlıklı olarak HDP ve HDK kadrolarının oluşturduğu inisiyatifler vardı ama Hatay’da bizim dışımızda başka inisiyatifler de vardı. Farklı demokratik kitle örgütleri ve siyasi partiler de vardı. Orada HDP ve HDK’nin paradigmasal bakış açısını çok iyi yansıtan bir işleyiş oluştu. HDP ve HDK bütün bileşenleriyle ortak bir koordinasyon oluşturdu. İçine onlarca gönüllü ve depremden zarar görmüş yerel halkı da katarak geniş bir çalışma yürüttü. Parti flaması, bayrağı, rozeti olmadan bir çalışma yürütüldü. Tam da aslında HDP ve HDK’nin örgütsel paradigmasına uygun bir çalışmaydı buradaki. Herkes oradakilerin HDP ve HDK’li olduğunu biliyordu ama bunun bayraklaştırılarak toplumun gözüne sokulmasının bir manası yoktu. Bu haliyle daha kapsayıcıydı. Herkesin emeğini değerlendiren, herkesin emeğini oraya katmasına olanak tanıyan bir çalışmaydı. Nitekim daha da büyüyerek ilk günden bugüne geldi. Dolayısıyla böylesi dönemlerde kolektif bakış açısı, kolektif örgütlenme perspektifi ve toplumun bütün kesimlerini kapsayan, herkesin kendi bilgi birikim ve yeteneği doğrultusunda çalışmasını sağlayan bir yaklaşım ortaya çıktı. Bu yaklaşımın ciddi anlamda sonuç alıcı olduğu görüldü.