Zîlan'ın Dersim'deki günleri

Dosya Haberleri —

Zilan (Zeynep Kınacı)

Zilan (Zeynep Kınacı)

  • Kürt Özgürlük Hareketi için bir dönüm noktasının kahramanı olan Zîlan (Zeynep Kınacı), Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yönelik 6 Mayıs 1996‘da gerçekleştirilen suikast girişimine eylemiyle karşılık vererek adını tarihe kazıdı. Güzel gülüşlü, gül yüzlü bu devrimcinin mücadele arkadaşları, onunla geçirdiği anları unutulmaması için kağıda döktü.
  • İşte o arkadaşlarından biri olan Seyitxan Gedik, Zîlan'ın eyleminden önceki son günlerini anlattı:  Eyleme yoğunlaşması, başarıya ulaştırma inancı, hedefe kilitlenmesi müthişti. Eylemi gerçekleştirmeden eylemin sonucunu gören bir bakış açısı vardı. Bakış açısındaki derinliği, yaşama karşı olan tutkusu, sevgisi, arkadaşlara olan bağlılığı müthişti. 

Kürt Özgürlük Hareketi'nin mihenk taşlarından biri, bir dönüm noktasının kahramanı Zîlan (Zeynep Kınacı). Zîlan bir kırılma anına son noktayı koyan, tarih yazan bir devrimci. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yönelik 6 Mayıs 1996 tarihinde gerçekleştirilen suikast girişimine eylemiyle karşılık vererek adını tarihe kazıdı. Zîlan, 30 Haziran 1996 tarihinde Dersim merkezinde yaptığı fedai eylemle Kürt Özgürlük Mücadelesi'nde ölümsüzleşti. Zîlan, mücadelesiyle hem gerillaların hem de Kürt kadınlarının aydınlık yüzü oldu. Bıraktığı miras devrim mücadelesinin her alanında yaşadı, yaşıyor. Güzel gülüşlü, gül yüzlü bu devrimcinin mücadele arkadaşları, onunla geçirdiği anları unutulmaması için kağıda döktü. İşte o arkadaşlarından biri olan Seyitxan Gedik, Zîlan'ın eyleminden önceki son günlerini 2006’da ANF’ye anlatmıştı. Seyitxan Gedik’ten Zîlan’ın hikayesini dinliyoruz…

1996 yılı PKK ve TSK arasındaki savaşta bir “denge” aşamasıydı. Zîlan'ın eylemi bu denge aşamasına önemli bir etkisi oldu. Gerilla açısından o dönem Dersim’in koşulları nasıldı?

O dönem gerillanın yaşadıkları, ilk katılım koşulları çok önemli. Zîlan arkadaş, Mazgirt alanına bir grup arkadaşla geldiler. O dönem yoğun çatışmalar ve şehadetler yaşanıyordu. Gerilla gücü sonbahara doğru üstlenme hazırlıkları içerisindeydi. Düşman yoğun bir şekilde imhayı dayatıyordu, operasyonlar yapıyor, üstlenme hazırlığı içerisinde olan güçlerimizi hazırlıksız bırakmak istiyordu. Zaten Şemdin'in Sakık'ın çeteci pratiği ve “bu savaş sonuca gitmez” düşüncesi nedeniyle gerilla iradesi kırılmaya çalışılmıştı. Yoldaşlık ilişkilerini yıpratmaya, Önderliğe bağlılığı aşındırmaya çalışıyordu. Onun çizgisine karşı ayakta kalmaya çalışan bir onur vardı. Teslim olmayan, direnmek isteyen bir onur vardı.

Bölge halkı üzerinde de çok şiddetli devlet baskısı vardı. Gıda ambargosu, köy yakmalar vb… Halkın durumu nasıldı?

Halka da bu dayatılıyordu. Uğradığımız evlerde ve köylerde gördüğümüz 70- 80 yaşındaki insanlarımızı kendi torunlarının okul defterlerinden kopardıkları yapraklarla tütünlerini sarıyorlardı. Önündeki bir lokma ekmeğini çocuğuna vermeyip, gerillasına veren ve sırf intikamının alınmasını isteyen yurtsever bir kesim vardı. İki parça somun ekmeğini şehirden çıkaramayan bir kesim vardı. Onların da iradesi teslim alınmak isteniyordu. Onuru kırılmak isteniyordu. Kontrol noktalarında ‘Ya bir ekmeği burada yiyeceksin ya da iki ekmeği buradan çıkartamazsın’ baskıları ile karşılaşıyorlardı. Adeta ekonomik anlamda yürütülen politikalarla iradeleri kırılmak isteniyordu.

 

 

Dersim halkının bu baskılara karşı gerillaya yaklaşımı nasıldı?

Hiç fark etmediğimiz halde bize yedirdi, bize içirdi. Sırf yılların intikamını alabilmek için. Bize tek sözleri, bizden tek istekleri vardı; ‘Bize bu acıyı çektirenlerden intikamımızı alın’ diyorlardı. Sorun değil diyorlardı, biz açlığa göğüs gereriz, on saat daha çocuklarımızı yürütürüz, götürürüz ilçeye, şehre karınlarını doyururuz ama gerillamız aç olmasın diyen fedakar bir halk vardı.

Gerillanın da o koşullara karşı önemli bir direnişi vardı…

Evet gerilla da öyleydi. Onurluydu. Onursuzluğu dayatmak isteyen anlayışlara karşı ayaktaydılar. Koşullar tabi yaşanılmadıkça zor anlaşılır. Gerillanın yaşadıklarını kısa betimlemelerde dile getirmek zor. Yaşanan onca şehadet, o koşullarda arkadaşına ayak bağı olmamak için, yük olmamak için şehadeti göze alan arkadaşlar vardı.

Peki Zîlan Dersim’e ne zaman geldi?

O dönem böylesi koşullarda gerillaya geldi. Yirmi dört saatimizin yoğun olduğu, eğitim olanaklarımızın pek olmadığı, yoğun bir operasyon, çatışmanın yaşandığı, erzak sorunun yaşandığı bir dönemdi. Onur mücadelesi veriliyordu, zor koşullar içerisinde özgür iradenin mücadelesini veriyordu.

Bu koşullar Zîlan’ı nasıl etkiledi?

Koşulların çok ağır olduğu bir süreçte Zîlan arkadaş geldi. Bir ara çalışma alanını değiştirmek istedi. Arkadaşlar doğal karşıladı. Böyle bir ortam içersinde örgüt eğitimini görmeden, Önderliği tanımadan başka bir alana geçme önerisine anlam verildi. Yoğun operasyonlar vardı, ayrıcı Zîlan arkadaş bir kaza da geçirmişti ve kış sürecine denk geldi. Bu nedenle öneri yaptığı alana geçemedi. Pülümür Dokuz Kayalar bölgesindeki Şehit Hamza arkadaşın bölüğünde kaldı.

Zîlan bu olanakları nasıl değerlendirdi?

Onların kaldığı kampın imkanları biraz daha iyiydi. Bir kamp içersinde çalışmak, eğitim görmek hele Dersim gibi kışın en yoğun geçtiği bölgede çok zordu. Ama onların kampında düzenli bir eğitim vardı. O süreçte önderliği okuması, tanıması “Nasıl Yaşamalı” kitabını okuması, kendisine de “Nasıl yaşamalı?” noktasında bir karalılık göstermesi önemliydi. İradeleşme, kararlaşma ve önderlikle buluşma, önderliği doğru sahiplenme sorularına cevap verebildi. Önderlik onu oldukça derinden etkiledi.

 

 

Bu etkilenmeyi yakından görüyor muydunuz?

Zîlan arkadaş hiç savaş pratiği yaşamadı. Savaş ortamında kaldı ama savaş tecrübesi yoktu. Gerillanın o hareketliliği, atmosferi içerisinde biraz kaldı. Uzun süreli kalma durumu da yoktu. Ama kış aylarında yoğun tartışmalı geçen eğitimlerle, yaşanan çelişki ve çatışmalarla birlikte yoğun bir değişimi, büyük bir iddiayı kendisinde geliştirebildi. Bu noktada da birçok kesime de söylediği, önerdiği 'Nasıl Yaşamalı'ya bir insan olarak verdiği cevap onun aslında herkesin de kendisine cevap vermek zorunda olduğunu ve öylelikle bir yürüyüş ve iddia sahibi olması gerektiğini söylüyordu. Kendisine sorduğu bir soru ve verdiği bir cevaptı. Öyle fazla derin ideolojik bir eğitim, çok kapsamlı geçen tartışmaların, olanakların olduğu bir ortamdan da bulunmadı. Bir militan, savaşçı, yurtsever olarak kendisine sorduğu 'Nasıl Yaşamalı’,  bu yaşama nasıl cevap verilmeli, nasıl sahiplenilmeli idi. Tabii Önderliği nasıl sahiplenebiliriz noktasında verdiği cevap, aslında Zîlan arkadaşın o büyük eylemini doğurmuştu. Orada kararlaştı.

Sizin Zîlan ile ilk karşılaşma anınız nasıldı?

İlk karşılaşma anımız biraz ilginçti. Oldukça yıpranmış, bitkin ve güçten düşmüş bir haldeydik. Erzak sorunu nedeniyle zar zor ayakta kalabiliyorduk.  Bir görev dönüşüydü Zîlan arkadaşla karşılaşmamız. Nisan ayının ortalarıydı, düşmanın yoğun yığınak yaptığı bir süreç, adeta Dersim yeniden işgal ediliyordu. Elli binden fazla askeri güç ile operasyon yapıyordu düşman. Karlar yeni erimiş, arazinin yarısı yeni açılmıştı. Birçok yerde daha yeni yeni ağaçların tomurcukları patlamıştı

O süreçte bir yamaçta tüm eyalet gücünün toplandığı bir yerde, Zîlan arkadaş tek başına bir yeşilliğin içinde, çeşmenin başında, çiçek topluyordu. Biz ise yorgun, argındık, yükümüz sırtımızdaydı, tepemizde gezen helikopterin yarattığı can sıkıntısı, öfke, kin vardı. Ayrıca çok yorgunduk. Bu yorgunluk tüm bedenimize, ruhumuza yansıyordu. Biz bu durumdayken yeşilliğin içinde, çeşmenin yanında elinde çiçeklerle  bir kadın arkadaşın olması hayli dikkat çekiciydi. Herkes erzak sıkıntısı yaşıyordu, zorlanıyordu. Ama bu zorlanmaya karşı doğayı seven, doğa içerisinde çiçek toplayan birinin varlığı dikkat çekiciydi.

Zîlan arkadaş bizi ilk konuşmamızda etkiledi. Yorgunluk, kaygılarımız, bireysel hesaplarımız aklımızdan gitti. Verdiği cevaplar karşısında bize ancak vicdanen ezilme kaldı. ‘Doğanın özüdür, güzellikleridir çiçekler, bu güzellikleri doğadan toplayıp arkadaşlarımıza dağıtıp paylaşmamız lazım’ dedi. Elindeki bir demet çiçeği uzattı, o dönem o koşullarda bir kadın arkadaştan bir demet çiçek almak, onu koklamak başlı başına bir olaydı. Ve gerçekten o bakış, o tebessüm, o gözlerdeki gülüş, o çiçeği uzatırken dile getirdiği sözlerdeki derinlik karşısında o çiçekleri almayı reddetmek mümkün değildi.