- Kalıcı bir barışın tesisi için Ankara'nın “Kürtlerin de devleti” perspektifine sahip olması gerektiğini savunan Doç. Dr. Serhun Al, "Devlet, geniş bir vizyon geliştirmeli" dedi.
AZİZ ORUÇ/İSTANBUL
Türk-Kürt barışının, hem Ankara'nın hem de Kürtlerin çıkarına olduğunu belirten Doç. Dr. Serhun Al, iki tarafın da barışa ihtiyacı olduğunu vurguladı.
İstanbul'da iki gün süren “İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı”na katılan siyaset bilimci Doç. Dr. Serhun Al ile Kürt sorununun çözümünü, demokratikleşme tartışmalarını, CHP'nin süreçteki rolünü ve bölgesel gelişmelerin sürece etkilerini konuştuk.
Kürt sorununun Türkiye'nin demokratikleşme süreci üzerindeki etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kürt sorunu ile Türkiye'nin demokratikleşme süreci birbirinden ayrı düşünülemez. Türkiye'nin son 100 yıllık deneyiminde de bunu gördük. Kürt sorunu çözüme kavuşturulmadan demokrasinin kurumsallaşması ve kalıcı hale gelmesi mümkün görünmüyor. Bu nedenle Kürt sorununun barışçıl yollarla çözümü, Türkiye’nin demokratikleşmesine katkı sunacaktır. İki mesele birbiriyle çok ilintilidir.
Kürt sorununun çözümü hep ötelendi. Sizce bu sorunun derinleşmesine hangi yaklaşımlar neden oldu?
Kürt sorunu, Cumhuriyet'in kuruluşundan itibaren bir güvenlik sorunu olarak görüldü. Kürt halkı Ortadoğu'da, Kürdistan coğrafyasında bulunduğu için devletin sınırlarıyla bu kimlik tam olarak örtüşmedi. Bu nedenle erken Cumhuriyet döneminde de Kürt isyanları yaşandı. Devlet, bu meseleyi hep bir “güvenlik” ve “beka” meselesi olarak gördü; bu yaklaşımı bir türlü aşamadı. Sorunu, özgürlükler ve demokrasi çerçevesine tam olarak oturtamadı.
Aradan geçen 100 yıla rağmen iktidarın hâlâ “güvenlik”, “terör” ve “terörsüz Türkiye” söylemlerini kullanması, sürecin başarısı açısından bir risk oluşturur mu?
Önceki çözüm süreci (2013-2015) ile bugünkü süreç birbirinden farklıdır. O dönemki Türkiye ile bugünkü Türkiye'nin kamuoyu ve politik psikolojisi de oldukça başka. Bu süreci Devlet Bahçeli üstlendiği için mesele biraz da bir devlet projesi gibi görünüyor. Toplumda, özellikle Türk toplumunda rıza üretmek amacıyla “terörsüz Türkiye” kavramı kullanılırken, Kürt perspektifinden bakıldığında süreç daha çok “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” olarak kodlanıyor.
Bu meselenin Suriye (Rojava) ayağı da var. Şu an orada tansiyon bir miktar düşmüş durumda ve entegrasyon tartışmaları yürütülüyor. Bu başlık bir şekilde yerine oturmuş görünüyor.
İran'daki (Rojhilat) durum ciddiyetini koruyor. Trump'ın İran'daki Kürtlerle doğrudan temas kurması, Kürtlerin Ortadoğu'da ne kadar önemli aktörler haline geldiğini gösteriyor.
Ankara'nın bugün Erbil (Hewlêr) hükümeti ile büyük bir sorunu bulunmuyor, ancak İran'daki Kürt meselesinin, Rojava benzeri bir oluşuma yol açma ihtimali Türkiye’yi endişelendiriyor. Sürecin yavaş ilerlemesinin nedenlerinden biri de bu öngörülemezlik olabilir.
Sonuç olarak Ortadoğu'da güvenlik ve güvensizlik meselesi her zaman mevcuttur. İran, İsrail, Lübnan, Filistin ve Irak'ta süren çatışmalar nedeniyle bölgede ciddi bir güvensizlik ve endişe ortamı var. Böyle bir ortamda Türk-Kürt barışı hem Ankara'nın hem de Kürtlerin çıkarınadır. 100 yıllık güvenlik ve çatışma siyasetinden sonra her iki tarafın da barışa ihtiyacı var. Bu süreç başarıyla tamamlanırsa yalnızca Türkiye için değil, Irak, Suriye ve İran hattını da kapsayacak bölgesel bir barış sağlanabilir.
Bu mesele, jeopolitik bir meseledir. Ortadoğu'daki konumlanmalar, ABD ve İsrail gibi aktörlerin politikaları, gelecekteki hamleleri merak edilen Çin'in bölgeye yaklaşımı bu sürecin merkezindedir. Kürtler, Soğuk Savaş'tan bu yana büyük güçlerin radarında yer almış ve çoğu zaman bir tampon bölge olarak görülmüştür. Bu nedenle meseleyi aynı zamanda jeopolitik kodlar üzerinden okumak gerekir.
Barış ve Demokratik Toplum süreci bağlamında AİHM kararlarının uygulanmaması, kayyum atamaları ve hasta tutsaklar gibi uzun süredir tartışılan başlıklarda somut adımların atılmadığı görülüyor. Devletin bu tutumunu neye bağlıyorsunuz?
Bu durağanlığın birkaç nedeni olabilir. Öncelikle devlet, toplumun tepkisini tam olarak ölçemiyor olabilir. Bir diğer neden ise Kürt Hareketi'nin muhalif yapısı. Devlet, bu sürecin Kürt Hareketi'ni bir anda çok fazla güçlendirmesini istemiyor olabilir.
Devletin bu süreci başlatması, aslında askeri anlamda elde ettiği pozisyonuyla da ilişkili görünüyor. Yeni teknolojiler, dronlar ve yapay zeka gibi hibrit savaş unsurlarıyla birlikte devletin elde ettiği bir üstünlükten kaynaklanıyor. 20. yüzyılın klasik gerilla savaşı literatürü büyük ölçüde ortadan kalkıyor ve dünya hibrit savaşlara dönüyor. Devlet de bu askeri avantajın farkında olarak hareket ediyor.
Bunun yanı sıra bu sürecin, yeterince toplumsallaşamadığını ve halka tam olarak anlatılamadığını düşünüyorum. Devlet, toplumsal tepkiden emin olamadığı için süreci ağırdan alarak bir anlamda zamana yayma stratejisi izliyor olabilir.
Türkiye'nin ikinci yüzyılına ilişkin tartışmalarda demokratikleşme vurgusu öne çıkıyor. Öncelikle hangi alanlarda dönüşüme ihtiyaç duyduğunu düşünüyorsunuz?
Kürt sorunu, Türkiye'nin demokratikleşmesi için son derece önemli bir araç olabilir. Dünya genelinde otoriter ve milliyetçi bir çizginin yükseldiği bu dönemde, demokratik kurumların yeniden inşası gerekiyor. Kuvvetler ayrılığı, hukukun üstünlüğü, denge ve denetleme sistemleri, hesap verebilirlik ile özgür ve adil seçimler gibi temel demokratik unsurları yeniden tesis etmeliyiz.
Demokrasinin özü “ötekine saygı” demektir. Bu nedenle Türkiye'de ikinci yüzyılda hem kurumsal hem de sosyolojik anlamda derin bir demokratikleşmeye ihtiyaç vardır. Türklerin Kürtlere, Sünnilerin Alevilere, yani farklı toplumsal kesimlerin birbirine saygı göstermesi demokrasinin temelini oluşturur. Bu saygıyı hem kurumsal hem de hukuksal bir zemine oturtmak zorundayız. Bu doğrultuda sivil ve demokratik yeni bir anayasaya, hukukun üstünlüğüne, kuvvetler ayrılığına, adil seçimlere ve basın özgürlüğüne her zamankinden daha fazla ihtiyacımız olacaktır.
Konferansta sıkça vurgulanan eşit yurttaşlık ve demokratik toplum perspektifini, Türkiye'deki milliyetçilik anlayışıyla birlikte nasıl değerlendirmek gerekir? Milliyetçilik ile demokrasi arasında nasıl bir denge kurulabilir?
Burada temel mesele, ulus ve millet kavramlarını herkesi kapsayacak şekilde genişleterek “eşit yurttaşlık” temelinde yeniden kodlamaktır. Milliyetçiliğe çoğu zaman negatif bir anlam yükleniyor, ancak özünde ülkesini, toplumunu ve halkını sevme duygusu da vardır. Nitekim Amerikalılar da kendi içlerinde milliyetçidir. Türkiye'deki milliyetçiliği etnik bir vurgudan ziyade ortak vatan, ortak yaşam ve ortak toplum çerçevesinde ele alırsak milliyetçilik ile demokrasi birbiriyle çatışmak zorunda kalmaz. Geleneksel “Türk milliyetçiliği” tarihsel olarak güvenlik eksenli inşa edildiği için bu yapıyı dönüştürmek kolay değil, ancak bu anlayışın demokratik bir yöne evirilmesi imkansız da değil. Bunun için sivil ve demokratik bir anayasaya, ortak yaşam iradesine ve herkesin kendini ait hissettiği ortak bir kamusal alana ihtiyaç var.
Öncelikle milliyetçiliğin etnik yönü törpülenmeli. Aslında Türkiye’de bu bağlamda kullanılabilecek farklı kavramlar da var; “vatanseverlik”. “yurtseverlik” kavramları gibi. Örneğin Amerikalılar genellikle milliyetçilik kavramını kullanmaz; onun yerine “yurtsever” veya “vatansever” kavramlarını tercih eder. Bu yaklaşım, Türkiye için de önemli bir seçenek olabilir.
Gerçek anlamda kalıcı bir barışın tesisi için Ankara'nın “Kürtlerin de devleti” perspektifine sahip olması gerekir. Yani devletin Suriye, İran ve Irak’taki Kürtlerin haklarını da savunabilecek ve koruyabilecek düzeyde geniş bir vizyon geliştirmesi, demokratikleşme süreci açısından büyük önem taşımaktadır.
***
Ana muhalefet dışarıda bırakılamaz
CHP, özellikle Özgür Özel liderliğinde süreci çok olumlu yürüttü ve bu sürece destek verdi. 2000'lerin başında “ulusalcı” olarak tanımladığımız grup, artık CHP içerisinde eskisi kadar güçlü değil. Bu açıdan Özgür Özel'in sürece verdiği desteği çok kıymetli buluyorum. Partinin üst yönetiminde de demokrasiden ve barıştan yana birçok kesim yer alıyor. CHP şimdi 'mutlak butlan' ile uğraşıyor. Kendi içindeki krizlerle ve tartışmalarla boğuşuyor. Bu noktada Kürt tarafının da CHP’ye sahip çıkması gerektiğini düşünüyorum. Eğer Türkiye'de gerçek bir barış inşa edilecekse ana muhalefet partisi de bu mücadelenin dışında bırakılmamalıdır. Türkiye'deki muhalefetin aldığı yaralar ve iç krizler göz önüne alındığında, barışın kalıcı hale gelmesi için bu kapsayıcı tutum hayati önem taşıyor.
***
Kazaya uğramasına sebebiyet vermemeli
Bu süreç hayati bir öneme sahip. Bugün dünyada Rusya-Ukrayna savaşı, İran, Lübnan, Filistin meseleleri ve Çin-ABD mücadelesi gibi ciddi bir çatışma ortamı mevcut. Askeri harcamaların ciddi şekilde arttığı bu militarist çağda, Türkiye'nin barışa olan ihtiyacı her zamankinden daha fazladır. Bu meseleyi sadece iç mesele olarak değil, “iç cephe-dış cephe” bütünlüğü içinde jeopolitik bir çerçevede düşünmek gerekir.
Bu dönüşüm, kolay değil. 40-50 yıllık bir çatışma sürecinden sonra köklü bir paradigma değişikliği yapılmalı. Toplumsal hafızalar ve psikolojiler göz önüne alındığında, böyle bir değişikliği bir-iki senede oturtmak mümkün görünmüyor. Bu anlamda en önemli husus, sürecin kazaya uğramasına sebebiyet vermemektir. Herkesin makul, serinkanlı ve sağduyulu olması, fevri davranışlardan kaçınması gerekiyor. Zira çatışma ortamına geri dönmek, tüm taraflara kaybettirecektir.