- Türkiye’nin Suriye, Libya ve Güney Kafkasya politikalarını ortak bir çerçevede değerlendiren Meighani; Ankara’nın bu askeri ve diplomatik müdahalelerinin yalnızca güvenlik kaygısıyla değil, bölgesel gücünü sağlamlaştırma, enerji yollarına hükmetme ve ekonomik çıkarlarını koruma amacı taşıdığını savunmaktadır.
- Meighani göre son yıllarda yaşanan kronik enflasyon, Türk lirasındaki hızlı değer kaybı, dış borcun artması, gelir dağılımındaki bozulma ve toplumsal hoşnutsuzluğun derinleşmesi birbirinden bağımsız gelişmeler değil. Bunların tümü, mevcut birikim modelinin sınırlarına ulaşmasının sonuçları.
BAHAR AVJÎN
Yazar Majid Maleki Meighani, Znetwork’teki ‘Hegemonik kriz ve yarı-çevre siyasetinin yol ayrımında Türkiye’ başlıklı analizinin ilk bölümünde; Türkiye’deki sermaye birikim rejiminin dönüşümüne, AKP döneminde şekillenen yeni egemen bloklara ve 2016 sonrasında ortaya çıktığını savunduğu “devlet-parti oligarşisi” kavramına dikkat çekiyordu.
Ancak yazarın analizinin ayırt edici yönü, bu iç siyasal ve ekonomik dönüşümü dış politikadan bağımsız değerlendirmemesi. Meighani’ye göre Türkiye’nin son yıllardaki jeopolitik tercihleri, bölgesel güç olma iddiası ve Batı ile kurduğu ilişkiler, ülkenin yarı-çevre konumundan kaynaklanan aynı yapısal dinamiklerin dış politikadaki yansımaları. Analizinin ikinci bölümünde dikkatini Türkiye’nin dış politika stratejisine, Kürt meselesine ve bölgesel güç arayışına çeviriyor.
Bağımlılığı yönetme stratejisi
Meighani’nin çalışmasının en dikkat çekici noktalarından biri, Türkiye’nin son yıllardaki dış politikasını klasik “Batı’dan kopuş” ya da “eksen kayması” tartışmalarının ötesinde değerlendirmesi. Yazara göre Ankara’nın izlediği politika, ne Batı ittifakından bütünüyle uzaklaşmayı ne de mevcut uluslararası düzene koşulsuz bağlılığı ifade etmektedir. Asıl amaç, küresel güç dengelerindeki değişimden yararlanarak Türkiye’nin hareket alanını genişletmektir.
Bu çerçevede Meighani, Türkiye’nin dış politikasını “managed dependency” kavramıyla açıklıyor. Kavram, yapısal bağımlılık ilişkilerinin ortadan kaldırılamadığı bir ortamda, bunların farklı güç merkezleri arasında denge kurularak “idare edilmesini”, yani yönetilmesini ifade ediyor. Dolayısıyla yazarın kastettiği şey tam bağımsızlığa yönelen bir dış politika değil; bağımlılık ilişkilerini çeşitlendirerek ve büyük güçler arasındaki rekabetten yararlanarak bunları yönetmeye çalışan pragmatik bir strateji.
Bu yaklaşım, AKP döneminde sıkça dile getirilen “stratejik özerklik”, “çok kutuplu dünya” ve “bağımsız dış politika” söylemlerini de farklı bir bağlama oturtuyor. Meighani’ye göre bu söylemler, Türkiye’nin uluslararası sistemde daha geniş bir hareket alanı elde etme arzusunu yansıtsa da, ülkenin küresel kapitalist sistem içindeki yapısal konumunu değiştirmiyor. Türkiye ekonomisi Avrupa pazarına, Batılı sermayeye, ileri teknolojiye ve uluslararası finans piyasalarına bağımlılığını sürdürüyor. Dolayısıyla dış politikadaki manevra alanı genişlese bile, bunun yapısal bağımsızlık anlamına geldiğini söylemek mümkün değil.
Bu nedenle S-400 hava savunma sistemi alımı, Rusya ile geliştirilen enerji ilişkileri, Astana Süreci kapsamındaki diplomatik işbirliği ya da Çin’le artan ekonomik temaslar, Meighani açısından yeni bir jeopolitik yönelişten çok, mevcut bağımlılık ilişkilerini daha elverişli koşullarda yönetmeye dönük girişimler. Türkiye’nin NATO üyeliği ve Batı güvenlik mimarisi içindeki konumu ise bu stratejinin temel sınırlarını oluşturmaya devam ediyor.
Kürt meselesi: Devletin yapısal çelişkisi
Meighani’nin analizinde önemli bir yer tutan bir diğer konu Kürt meselesi. Yazar, bu sorunun yalnızca güvenlik politikaları ya da terörle mücadele çerçevesinde ele alınmasını yetersiz buluyor. Ona göre Kürt meselesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren benimsenen merkeziyetçi ve homojenleştirici ulus-devlet anlayışının en önemli yapısal sonuçlarından biri:
“Kürt meselesi, aynı zamanda Türkiye kapitalizminin eşitsiz gelişme örüntüsüyle de yakından bağlantılıdır. Sermayenin, sanayinin ve altyapının ülkenin batısında -özellikle İstanbul ve kıyıdaki sanayi bölgelerinde- yoğunlaşması; buna karşılık güneydoğunun tarihsel olarak geri bırakılması, yalnızca kültürel ya da kimliğe dayalı farklılıklar üretmemiştir. Bu durum, yarı-çevre bir ekonomide sermaye birikiminin eşitsiz işleyiş mantığının da bir sonucudur.”
Meighani’ye Kürt meselesi yalnızca kimlik, güvenlik veya demokratik haklar ekseninde değil, Türkiye kapitalizminin eşitsiz coğrafi gelişiminin bir ürünü olarak da ele alınmalı. Dolayısıyla kalıcı bir çözüm, yalnızca siyasal reformlarla değil; merkez ile çevre arasındaki ekonomik ilişkinin yeniden kurulmasını, kaynakların daha adil dağıtılmasını, bölgesel yatırımların artırılmasını ve sermaye birikim modelinin dönüştürülmesini de gerektiriyor.
Bu nedenle sorunun çözümü de yalnızca askeri tedbirler veya sınırlı kültürel reformlarla mümkün değil. Meighani, kalıcı bir çözümün merkez ile çevre arasındaki ilişkinin yeniden tanımlanmasını, siyasal katılım kanallarının genişletilmesini ve ulus-devlet anlayışının daha kapsayıcı bir zeminde yeniden düşünülmesini gerektirdiğini savunuyor. Başka bir ifadeyle, Kürt meselesi, yalnızca kimlik siyasetiyle değil, devletin örgütlenme biçimi, kaynakların dağılımı ve demokratik temsil mekanizmalarıyla birlikte değerlendirilmesi gereken yapısal bir sorun.
Yazar ayrıca bölgesel gelişmelerin bu sorunu Türkiye’nin iç siyasetinin sınırlarının dışına taşıdığına da dikkat çekiyor. 2003 yılında Irak’ın işgaliyle başlayan süreç ve 2011’de Suriye iç savaşının patlak vermesi, Kürt meselesini bölgesel jeopolitiğin temel başlıklarından biri hâline getirdi. Bu nedenle Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine yönelik askeri operasyonları da yalnızca PKK veya YPG ile mücadele kapsamında değerlendirilmemeli; aynı zamanda Ankara’nın değişen bölgesel güç dengeleri içinde kendi güvenlik ve nüfuz alanını yeniden tanımlama çabasının bir parçası olarak okunmalı.
Bölgesel rekabet ve jeopolitik açılım
Meighani’ye göre ABD hegemonyasının zayıflaması ve küresel güç dengelerinin daha parçalı bir yapıya dönüşmesi, Ortadoğu’da bölgesel aktörler arasındaki rekabeti daha görünür hâle getirdi. Bu yeni ortamda Türkiye, İsrail ve İran ile birlikte bölgenin en etkili güçlerinden biri olarak öne çıktı:
“Türkiye, İran ve İsrail, farklı güç kaynaklarına dayanarak hareket eden üç önemli bölgesel güç örneğidir. İsrail, askeri üstünlüğüne, teknolojik kapasitesine ve ABD’nin stratejik desteğine dayanırken; İran, bölgesel müttefik ağından ve sahip olduğu jeopolitik derinlikten güç almaktadır. Türkiye ise askeri kapasitesi, gelişen savunma sanayii, ekonomik potansiyeli, coğrafi konumu ve tarihsel-kültürel bağlarının sağladığı bileşik avantajlara yaslanmaktadır.”
Ancak bu üç ülkenin güç kaynakları birbirinden farklı. İsrail teknolojik üstünlüğü, askeri kapasitesi ve ABD ile kurduğu stratejik ilişki sayesinde etkisini sürdürüyor. İran ise vekil güçler üzerinden oluşturduğu bölgesel ağlar ve jeopolitik derinliği sayesinde nüfuzunu genişletiyor. Türkiye’nin temel avantajları ise güçlü ordusu, gelişen savunma sanayii, ekonomik kapasitesi ve Avrupa ile Asya arasında uzanan stratejik coğrafi konumu.
Bu bağlamda Meighani, Türkiye’nin Suriye, Libya ve Güney Kafkasya’da yürüttüğü politikaları ortak bir çerçeve içinde değerlendiriyor. Ankara’nın bu bölgelerdeki askeri ve diplomatik girişimleri yalnızca güvenlik kaygılarıyla açıklanamaz. Yazara göre bu müdahaleler aynı zamanda Türkiye’nin bölgesel güç konumunu sağlamlaştırma, enerji yolları üzerindeki etkisini artırma ve ekonomik çıkarlarını koruma amacını taşıyor.
Bu yaklaşım özellikle Libya örneğinde belirginleşiyor. Meighani’ye göre Türkiye’nin Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne verdiği destek, yalnızca Libya iç savaşındaki taraflardan birine yönelik siyasi tercih olarak okunmamalı. Bu müdahale aynı zamanda Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarına ilişkin müzakerelerde Ankara’nın elini güçlendirmeyi, enerji kaynakları üzerindeki pazarlıklarda avantaj sağlamayı ve Türk şirketlerinin Kuzey Afrika’daki ekonomik faaliyetlerini güvence altına almayı hedefleyen daha geniş bir stratejinin parçası.
“Türk Dünyası” ve Orta Koridor
Meighani’nin dikkat çektiği bir diğer gelişme ise son yıllarda dış politikada giderek daha fazla öne çıkan “Türk Dünyası” söylemi. Yazar, bu girişimin yalnızca kültürel ya da tarihsel bağlara dayalı bir kimlik siyaseti olarak değerlendirilmesini eksik buluyor. Ona göre söz konusu söylemin arkasında güçlü jeoekonomik ve jeopolitik hesaplar var:
“Erdoğan hükümeti, bu projeyi meşrulaştırmak amacıyla Pan-Türkizm, Yeni Osmanlıcılık ve muhafazakar İslamcılığın bir bileşimine başvurmaktadır. Bu söylem, Türkiye’yi yalnızca bir ulus-devlet olarak değil, aynı zamanda bir medeniyet havzasının merkezi olarak sunmayı amaçlamaktadır. Bununla birlikte, bu ideolojik anlatıyla Türkiye’nin siyasal ekonomisinin gerçekliği arasında temel bir uçurum bulunmaktadır.”
Türk Devletleri Teşkilatı’nın kurumsallaşması, ulaştırma koridorlarının geliştirilmesi, ticaret hacminin artırılması, altyapı yatırımları ve savunma alanındaki işbirliği bu stratejinin başlıca unsurlarını oluşturuyor. Özellikle Çin ile Avrupa arasında Orta Asya, Hazar Denizi ve Türkiye üzerinden uzanan Orta Koridor projesi, Ankara’nın uluslararası ticaret ağlarında daha merkezi bir konum elde etme hedefini yansıtıyor.
Meighani’ye göre hükümet bu jeoekonomik hedefleri yalnızca ekonomik gerekçelerle değil; Pan-Türkizm, Yeni Osmanlıcılık ve muhafazakar İslamcılığın farklı unsurlarını bir araya getiren ideolojik bir söylem aracılığıyla da meşrulaştırıyor. Böylece dış politika, hem ekonomik hem de kimlik temelli anlatılar üzerinden destekleniyor.
Birikim modelinin ‘gergin’ krizi
Makalenin son bölümünde Meighani yeniden Türkiye ekonomisinin yapısal sorunlarına dönüyor. Yazara göre son yıllarda yaşanan kronik enflasyon, Türk lirasındaki hızlı değer kaybı, dış borcun artması, gelir dağılımındaki bozulma ve toplumsal hoşnutsuzluğun derinleşmesi birbirinden bağımsız gelişmeler değil. Bunların tümü, mevcut birikim modelinin sınırlarına ulaşmasının sonuçları:
“Türkiye’nin ekonomik krizi, yalnızca kısa vadeli bir ekonomik sorun değil, aynı zamanda sermaye birikim modelindeki daha geniş bir krizin belirtisidir... Bu ekonomik krize sınıfsal gerilimlerin giderek yoğunlaşması da eşlik etmiştir. Devletle bağlantılı sermaye kesimleri kamu ihaleleri ve ekonomi politikalarından yararlanırken, enflasyonun ve reel ücretlerdeki gerilemenin en ağır yükünü işçiler, ücretliler ve düşük gelirli toplumsal kesimler taşımıştır.”
İnşaat odaklı büyüme stratejisinin zamanla sürdürülemez hâle gelmesi, dış finansman kaynaklarına aşırı bağımlılık, düşük katma değerli ihracat yapısının devam etmesi ve enerji ithalatına duyulan yüksek ihtiyaç, Türkiye ekonomisinin temel kırılganlıklarını oluşturuyor. Meighani, yaşanan krizin konjonktürel olmaktan çok yapısal olduğunu özellikle vurguluyor. Sorun yalnızca yanlış ekonomi politikaları değil, yarı-çevre bir ekonominin küresel kapitalist sistem içinde karşı karşıya bulunduğu bağımlılık ilişkileri.
Bu ekonomik yapının toplumsal sonuçları da yazarın analizinde önemli bir yer tutuyor. Devletle yakın ilişki kurabilen büyük sermaye grupları, inşaat şirketleri, savunma sanayii firmaları ve ihracatçı kesimler mevcut ekonomik modelden yararlanmaya devam ederken, krizin maliyeti büyük ölçüde ücretli çalışanların, emeklilerin ve düşük gelirli toplumsal kesimlerin omuzlarına yükleniyor. Böylece ekonomik eşitsizlikler derinleşiyor ve sınıfsal gerilimler daha görünür hâle geliyor.
Meighani, toplumsal muhalefeti de bu çerçevede değerlendiriyor. Yazara göre Gezi Parkı protestoları yalnızca çevre duyarlılığı etrafında şekillenmiş bir hareket değil. Gezi, neoliberal kentleşme politikalarına, otoriterleşmeye ve mevcut ekonomik modelin yarattığı toplumsal maliyetlere karşı gelişen daha geniş ölçekli bir itirazın ifadesi. Benzer biçimde sonraki yıllarda farklı sektörlerde yaşanan işçi grevleri ile öğretmenlerin, madencilerin ve kamu çalışanlarının protestoları da aynı yapısal dönüşümün farklı görünümleri.
Yarı-çevre siyasetinin sınırları
Meighani’nin analizinin ulaştığı temel sonuç, Türkiye’nin son yıllardaki siyasal ve ekonomik dönüşümünün tek başına hükümet değişiklikleri, seçim sonuçları ya da dış politika tercihleri üzerinden açıklanamayacağı. Yazara göre belirleyici olan, Türkiye’nin küresel kapitalist sistem içindeki yarı-çevre konumu ve bu konumun yeniden ürettiği bağımlılık ilişkileri.
Bu nedenle ABD hegemonyasının zayıflaması ya da uluslararası sistemin çok kutuplu bir yapıya evrilmesi, Türkiye gibi yarı-çevre ülkeler için daha geniş bir manevra alanı yaratabilir. Ancak bu durum, yapısal bağımlılıkların ortadan kalktığı ya da daha adil bir uluslararası düzenin kendiliğinden ortaya çıkacağı anlamına gelmez. Hegemonik kriz, yalnızca mevcut güç dengelerini yeniden düzenlemekte; küresel kapitalizmin temel işleyiş mantığını ise ortadan kaldırmamakta:
“ABD hegemonyasına yönelik eleştiriler, bölgesel güçlerin projelerine eleştirel süzgeçten geçirilmeden destek verilmesi anlamına gelmemelidir. Türkiye de diğer yarı-çevre güçler gibi, bir yandan dış tahakkümün belirli biçimlerine karşı çıkarken, diğer yandan bölgesel ve küresel ölçekte eşitsiz ilişkileri yeniden üretebilmektedir. İlerici alternatif, güç blokları arasında taraf değiştirmekte değil, aşağıdan gelen toplumsal güçlerin güçlendirilmesinde yatmaktadır.”
Meighani’nin analizinin en önemli katkısı da burada ortaya çıkıyor. Türkiye’nin iç siyasetini, ekonomik dönüşümünü ve dış politikasını tek tek ele almak yerine bunları dünya-sisteminin bütünlüğü içinde birlikte değerlendiriyor. Böylece AKP dönemindeki ekonomik modelden rejim değişikliğine, Kürt meselesinden bölgesel güç siyasetine kadar uzanan geniş bir olgular dizisini ortak bir kuramsal çerçeveye yerleştirmeyi başarıyor.
Bitti