- Türkiye, dünya sisteminin ne merkezinde ne de çevresinde yer alan bir yarı-çevre devlettir. Güçlü bir sanayi, askeri kapasite ve jeopolitik ağırlığa sahip olmakla birlikte; yabancı sermayeye, teknolojiye ve küresel finans ağlarına bağımlılığı sürmektedir.
- “AKP’nin dış politikası ‘yönetilen bağımlılık’ olarak tanımlanabilir. Söylem düzeyinde Türk hükümeti bağımsızlığı, çok kutupluluğu ve tek kutuplu dünya düzeninin sona erdiğini vurgularken, yapısal düzeyde aynı küresel ekonomik ilişkiler ağı içinde faaliyet göstermeyi sürdürmektedir.”
- Temmuz 2016 darbe girişimi, Türkiye için dönüm noktası oldu. OHAL tasfiyeleri ve başkanlık sistemiyle güç cumhurbaşkanlığında yoğunlaştı; bu dönüşüm, siyaset ve sermaye arasında 'devlet-parti oligarşisi' olarak tanımlanan yeni bir ilişki modeli doğurdu.
BAHAR AVJÎN
İranlı siyasi analist, yazar ve çevirmen Majid Maleki Meighani, Znetwork sitesinde yayınlanan 'Hegemonik kriz ve yarı-çevre siyasetinin yol ayrımında Türkiye' başlıklı kapsamlı analizinde, Türkiye’nin son yirmi yılda geçirdiği siyasal, ekonomik ve jeopolitik dönüşümü dünya-sistemleri kuramı ile emperyalizm tartışmalarını buluşturan geniş bir kuramsal çerçeve içinde ele alıyor. Meighani’ye göre Türkiye’nin yaşadığı ekonomik krizler, siyasal rejimdeki dönüşüm, dış politika tercihleri ve bölgesel güç olma iddiası, birbirinden bağımsız süreçler değil. Bunların tümü, Türkiye’nin küresel kapitalist sistem içindeki yarı-çevre konumunun ürettiği yapısal çelişkilerin farklı görünümleri.
Dünya-sistemleri kuramında Türkiye'nin konumu
Meighani’nin temel iddiası, Türkiye’nin son yıllardaki gelişmelerinin yalnızca iç siyasal dinamiklere ya da hükümet tercihine bakılarak açıklanamayacağı. Bunun yerine Türkiye’nin dünya ekonomisindeki konumunu, uluslararası sermaye ile kurduğu ilişkileri ve değişen küresel güç dengelerini birlikte değerlendiren daha geniş bir siyasal iktisat perspektifine ihtiyaç var. Bu doğrultuda Meighani, Türkiye’nin iç siyaseti ile dış politikasını tek bir analitik çerçevede ele alıyor:
“Türkiye, dünya sisteminin ne merkezinde yer alan bir güç ne de büyük güçlerin iradesine bütünüyle tabi olan bir çevre ülkesidir. İkisi arasında konumlanan bir yarı-çevre devlettir: Bir yandan kayda değer bir sanayi altyapısına, askeri kapasiteye ve jeopolitik ağırlığa sahipken; diğer yandan yabancı sermayeye, ileri teknolojiye, küresel pazarlara ve kapitalist merkezlerin denetimindeki uluslararası finans ağlarına bağımlılığını sürdürmektedir.”
Meighani analizini Immanuel Wallerstein’ın dünya-sistemleri kuramı üzerine inşa ediyor. Bu yaklaşıma göre kapitalizm, birbirinden bağımsız ulusal ekonomilerin toplamı değil; uluslararası iş bölümü temelinde örgütlenmiş tek bir dünya ekonomisidir. Ülkelerin ekonomik ve siyasal konumları da bu sistem içindeki işlevleri doğrultusunda şekillenmektedir.
Dünya-sistemleri kuramı ülkeleri genel olarak merkez, çevre ve yarı-çevre olmak üzere üç temel kategoriye ayırır. Merkez ülkeler ileri teknolojiye, yüksek katma değerli üretime ve uluslararası finans sistemini yönlendirebilecek ekonomik kapasiteye sahiptir. Çevre ülkeler ise daha çok hammadde üretimi ve düşük ücretli emek üzerinden küresel ekonomiye eklemlenmekte, sermaye ve teknoloji bakımından dışa bağımlı bir yapı sergilemektedir. Yarı-çevre ülkeler ise bu iki kutup arasında yer alır. Sanayileşmiş olmaları, belirli bir askeri ve ekonomik kapasiteye sahip bulunmaları onları çevre ülkelerden ayırırken; sermaye, teknoloji, finansman ve ihracat pazarları bakımından merkez ülkelere bağımlılıkları devam etmektedir.
Meighani’ye göre Türkiye, bu ikili niteliğin en belirgin örneklerinden biri. Ülke, gelişmiş sayılabilecek bir sanayi altyapısına, güçlü bir savunma sanayiine ve bölgesel ölçekte askeri varlık gösterebilme kapasitesine sahip. Son yirmi yılda ihracat hacmini önemli ölçüde artırmış, savunma sanayiinde dikkat çekici ilerlemeler kaydetmiş ve çevresindeki kriz bölgelerinde doğrudan askeri müdahalelerde bulunabilecek bir güç düzeyine ulaşmış durumda.
Bununla birlikte Türkiye’nin ekonomik yapısı hâlâ önemli ölçüde dışa bağımlı. Sanayi üretiminde kullanılan ara mallarının önemli bir bölümü ithal ediliyor, ileri teknoloji üretiminde dış kaynaklara ihtiyaç var, Avrupa Birliği Türkiye’nin en büyük ihracat pazarı olmayı sürdürüyor ve ekonomik büyüme uluslararası sermaye hareketlerine karşı yüksek derecede hassasiyet gösteriyor. Dolayısıyla, Meighani’ye göre, Türkiye’nin hem dış politika tercihlerini hem de iç siyasal dönüşümünü anlamanın anahtarı tam da bu ikili yapı:
“AKP’nin dış politikası ‘yönetilen bağımlılık’ [bağımlılığı yönetme stratejisi] olarak tanımlanabilir. Söylem düzeyinde Türk hükümeti bağımsızlığı, çok kutupluluğu ve tek kutuplu dünya düzeninin sona erdiğini vurgularken, yapısal düzeyde aynı küresel ekonomik ilişkiler ağı içinde faaliyet göstermeyi sürdürmektedir.”
Yazarın yaklaşımında yarı-çevre kavramı yalnızca ekonomik bir kategori değil. Aynı zamanda devletlerin dış politikada ne ölçüde hareket alanına sahip olduğunu, hangi sınırlar içinde bağımsız davranabildiğini ve bölgesel güç olma iddialarının hangi yapısal kısıtlarla karşı karşıya bulunduğunu açıklayan temel bir analiz aracı.
Kısacası, Meighani’ye göre AKP’nin “tam bağımsızlık” söylemi, Türkiye’nin Avrupa pazarlarına, yabancı sermayeye, küresel finans sistemine ve enerji ithalatına süren yapısal bağımlılığını gizleyen bir söylemden ibaret.
Türkiye’de birikimin kapitalist dönüşümü
Meighani’nin analizinde ikinci önemli durak, 2008 küresel finans krizi. Yazara göre bu kriz yalnızca Batı ekonomilerinde yaşanan geçici bir durgunluk olarak değerlendirilmemeli. Kriz, küresel sermaye hareketlerinin yönünü değiştirdi, dünya ekonomisindeki güç dengelerini yeniden şekillendirdi ve yarı-çevre ülkeler için hem yeni fırsatlar hem de yeni kırılganlıklar yarattı.
Türkiye de bu süreçten önemli ölçüde yararlandı. Küresel faiz oranlarının düşmesi ve uluslararası sermayenin yükselen ekonomilere yönelmesi, Türkiye’ye yüksek miktarda yabancı sermaye girişini mümkün kıldı. AKP hükümeti bu dönemde büyüme stratejisini büyük ölçüde dış finansmana dayandırdı; inşaat sektörü, büyük altyapı projeleri ve ihracata dayalı sanayi üretimi, ekonomik büyümenin temel dinamikleri hâline geldi.
Meighani’ye göre bu model kısa vadede yüksek büyüme oranları üretmiş olsa da, başlangıcından itibaren ciddi yapısal sınırlar taşıyordu. Ekonomik büyüme büyük ölçüde dış sermaye girişlerine bağımlıydı. Sanayi üretiminde kullanılan ara mallarının önemli bölümü ithal edildiğinden, üretim arttıkça ithalat da artıyor ve dış ticaret açığı derinleşiyordu. İleri teknoloji üretiminde dışa bağımlılık devam ediyor, yüksek katma değerli sektörlere geçiş ise sınırlı kalıyordu.
Bu nedenle Meighani, Türkiye’de yaşanan ekonomik sıkıntıları yalnızca yanlış ekonomi politikalarının sonucu olarak değil, daha derin bir birikim modelinin sınırlarına ulaşmasının sonucu olarak değerlendiriyor. Yazara göre sorun geçici bir ekonomik dalgalanma değil, mevcut sermaye birikim rejiminin giderek sürdürülemez hâle gelmesi.
Anadolu burjuvazisi ve yeni egemen blok
Meighani’nin dikkat çektiği bir diğer önemli nokta, AKP’nin yükselişinin yalnızca siyasal İslam’ın iktidara gelişi olarak okunamayacağı. Yazara göre bu süreç aynı zamanda Türkiye kapitalizmi içindeki güç dengelerinin yeniden kurulmasını ifade ediyor.
Cumhuriyet boyunca ekonomik gücün önemli bölümü İstanbul merkezli büyük holdinglerin ve geleneksel sanayi burjuvazisinin elinde toplanmıştı. AKP ise iktidara gelirken, uzun süre ekonomik ve siyasal merkezin dışında kalan Anadolu kentlerinde gelişen muhafazakar sermaye çevrelerini kendi toplumsal dayanaklarından biri hâline getirdi.
Meighani’ye göre bu dönüşüm yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal sonuçlar da doğurdu. Devletin yatırım politikaları, kamu ihaleleri, kredi mekanizmaları ve teşvik sistemi aracılığıyla yeni sermaye çevreleri güç kazandı. Böylece Türkiye kapitalizmi içinde daha önce ikincil konumda bulunan muhafazakar girişimci kesimler siyasal iktidarla kurdukları yakın ilişki sayesinde ekonomik ağırlıklarını artırabildi.
Yazar, bu süreci AKP’nin geleneksel İstanbul sermayesi karşısında Anadolu burjuvazisini yeni bir denge unsuru hâline getirmesi olarak değerlendiriyor. Böylece siyasal iktidarın toplumsal dayanakları yeniden şekillenirken ekonomik güç ile siyasal güç arasındaki ilişki farklı bir zemine oturuyor:
2016 sonrası rejim ve devlet-parti oligarşisi
“Temmuz 2016’daki başarısız darbe girişimi, Türkiye’nin siyasal ve ekonomik yapısının dönüşümünde bir dönüm noktası oluşturdu... Olağanüstü hâl ilanı, bürokraside, orduda, üniversitelerde ve yargıda gerçekleştirilen kapsamlı tasfiyeler ile ardından başkanlık sistemine geçilmesi, siyasal iktidarın Cumhurbaşkanlığı makamında yoğunlaşmasına yol açtı. Bunun sonucunda siyasal iktidarla ekonomik sermaye arasında yeni bir ilişki biçimi ortaya çıktı; bu yapı ‘devlet-parti oligarşisi’ olarak tanımlanabilir.”
Meighani’ye göre Türkiye’nin yakın tarihindeki ikinci büyük kırılma noktası, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi. Yazara göre bu olay yalnızca güvenlik politikalarında değişime yol açmakla kalmadı; devletin kurumsal yapısını, siyasal rejimi ve sermaye ile siyasal iktidar arasındaki ilişkiyi de köklü biçimde dönüştürdü.
Darbe girişiminin ardından ilan edilen olağanüstü hâl sürecinde kamu bürokrasisi, ordu, üniversiteler ve yargıda geniş kapsamlı tasfiyeler gerçekleştirildi. Ardından kabul edilen anayasa değişikliğiyle parlamenter sistemden Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçildi ve yürütme yetkileri büyük ölçüde Cumhurbaşkanlığı makamında toplandı. Meighani, bu dönüşümü yalnızca anayasal bir değişiklik olarak değil, devletin işleyiş mantığını yeniden şekillendiren tarihsel bir eşik olarak görüyor.
Bu bağlamda yazarın geliştirdiği en dikkat çekici kavramsallaştırmalardan biri “devlet-parti oligarşisi”. Meighani’ye göre 2016 sonrasında ortaya çıkan yapı, devlet ile iktidar partisinin giderek iç içe geçtiği ve belirli sermaye gruplarıyla kurulan ilişkinin kurumsallaştığı yeni bir yönetim modelini ifade ediyor.
Bu modelde devlet artık yalnızca piyasanın hukuki çerçevesini belirleyen veya ekonomik faaliyetleri düzenleyen bir aktör değil. Aynı zamanda sermaye birikiminin hangi alanlarda yoğunlaşacağını, hangi sektörlerin destekleneceğini ve ekonomik kaynakların nasıl dağıtılacağını belirleyen aktif bir rol üstleniyor. Büyük inşaat şirketleri, kamu bankaları, hükümete yakın medya kuruluşları ve iktidarla yakın ilişki içindeki sermaye grupları, Meighani’ye göre bu yeni siyasal-ekonomik yapının başlıca unsurlarını oluşturuyor.
Bu nedenle yazar, Türkiye’de son yıllarda yaşanan rejim değişikliğini yalnızca siyasal kurumlar üzerinden değil, sermaye birikim süreçleriyle birlikte okumayı öneriyor. Ona göre siyasal iktidarın merkezileşmesi ile ekonomik kaynakların belirli sermaye çevrelerinde yoğunlaşması aynı dönüşümün birbirini tamamlayan iki boyutu.
Devam edecek: İkinci bölümde Türkiye’nin NATO üyeliği, “bağımlılığı yönetme stratejisi”, Kürt meselesi ve dış politikası incelenecektir.