Cihan DENİZ
Şili’de başlayan ve çok kısa sürede tüm dünyaya yayılan kadına yönelik şiddete karşı danslı “Las Tesis” eylemlerine belki de tek müdahale Türkiye’de yaşandı.
8 Aralık’ta İstanbul Kadıköy’de yapılan eyleme polisin orantısız güç kullanarak yaptığı müdahale, 7 kadının ters kelepçelenerek gözaltına alınması ve sonrasında ancak adli kontrol şartıyla serbest bırakılmaları bir yönüyle Türkiye’de yaşayanların, Türkiye’yi yakından takip edenlerin artık görmeyi kanıksadığı resimlerdir. 2019 yılı içinde en az 1249 eyleme müdahale edildiği, bu müdahaleler sonucu en az 3664 kişi gözaltına alındığı düşünüldüğünde, bu Pazar Kadıköy’de yaşananda çok da şaşılacak bir şey yok denebilir.
Bununla birlikte, Pazar neden müdahale edildi sorusunun yanıtı aslında müdahalenin kendinden daha da önemlidir. Bu sorunun yanıtı sadece kadınların değil tüm ezilen kesimlerin yaşadığı sorunların kaynağını teşkil eden zihniyeti ortaya koyduğu için oldukça önemlidir. Bu eyleme müdahale sadece devlet şiddetinin bir dışa vurumu değildir; bu müdahalede kendini ortaya koyan tüm çıplaklığı ile bir zihniyettir.
Öyle ise bir kez daha soralım?
Tamamen barışçıl bir şekilde gerçekleştirilen, katılan kadınların maruz kaldıkları şiddeti danslarla ve attıkları sloganlarla protesto ettikleri bir eyleme polis müdahalesi gerekli miydi? Polis neden müdahale etmişti? En önemlisi, polisi rahatsız eden neydi?
Gelinen noktada Türkiye’de faşizm artık kendini saklama, yaptıklarını gizleme, çarpıtma gibi yollara pek başvurmadığından, bu sorunun yanıtı çok açık bir şekilde ilk önce İstanbul Valiliği, sonrasında ise Türkiye’de nerede bir hak ihlali yaşanıyorsa mutlaka karşımıza çıkan İçişleri Bakanı tarafından verilmiştir.
Vali yaptığı açıklamada müdahalenin gerekçesinin eylemde atılan “tecavüzcü sensin, öldüren sensin, polisler, hakimler, devlet ve başkan” sloganı olduğunu belirtmiştir. İçişleri Bakanı söyledikleri daha önemlidir çünkü bahsettiğimiz zihniyeti olanca açıklığıyla ortaya koymaktadır: “dertleri ne kadın cinayetleri ne de kadına karşı şiddet. Devleti erozyona uğratmak.”
Bu iki açıklama kadınların hedefi tam on ikiden vurduğunu göstermektedir. Devlet kadınların mesajını almış ve tam da suçu yüzüne vurulmuş birinden beklenecek bir şekilde tepki vermiştir. Tıpkı İstanbul’da 25 Kasım ilgili dağıttıkları bildiride geçen “erkek devlet şiddeti” sözü nedeniyle devleti aşağıladıkları gerekçesiyle tutuklanan 7 HDP üyesinde olduğu gibi.
Bu son yaşananlar, toplumun farklı kesimlerinin farklı düzeylerde ve farklı şiddetlerde yaşadığı sorunların temelinde “kutsal devlet” sorunu olduğunu bir kez daha göstermiştir. “Kutsal devlet” olgusu, AKP iktidarının başlarında kısmen ülke içi siyasi dengeler kısmen de soğuk savaş sonrası dünya politik iklimi sonucu güç kaybetmişti. Fakat Türkiye’deki tekçi devlet anlayışının en kadim temsilcisi Beyaz Türk Faşizmi ile Yeşil Türk Faşizmi arasında aralarındaki ihtilaflar en azından bir süre bir kenara bırakılarak kurulan ittifak, Türkiye’de sistemin taşlarının yerinden oynadığı süreçte kısmi olarak sarsıntı geçirmiş “kutsal devlet” olgusunu daha üst boyutta yeniden örgütlemiştir. Devlet bir kez daha “kutsanmış” ve “dokunulmaz” bir konuma yükseltilmiştir.
Devlet, toplumun ezilen kesimlerinin hak ve özgürlüklerinin genişletilmesi adına küçültülmesi, etki alanı daraltılması gereken bir yapı değil tam tersine bizlerin özgürlükleri ve hakları pahasına her açıdan daha da büyümesi gereken bir yapı olarak görülmektedir. Bugün gelinen noktada devlet, tam da bundan yüzlerce yıl önce Thomas Hobbes’un hayal ettiği gibi bir canavara dönüşerek hayatın her alanın müdahale eden bir hale gelmiştir.
Her canavar gibi bu canavarın da zayıf bir noktası vardır. Hatta güçsüzlüğü, ne kadar tersini göstermeye çalışsa da gücünden çok daha fazladır. İktidarın aşil topuğu, itaat edilmeyerek taktığı kutsallık maskesinin indirilmesidir. Toplum onun kutsallığına inanmayı kestiği andan itibaren, artık ona rıza göstermemeye başladığı anda devlet canavarı da güç kaybetmeye başlayacaktır.
Bugün devletin bu kadar saldırganlaşmaya başlaması, en ufak bir söze bile tahammül edemez hale gelmesi tam da bu eşiğin aşılmış olmasındandır. Devlet aslında bir panik halinde artık toplumun nezdinde büyük oranda erozyona uğramış kutsallığını ve dokunulmazlığını korumanın derdine düşmüştür. Kutsallığı ve dokunulmazlığı karşısında en büyük tehdit olarak kadınları ve Kürtleri gördüğünden, her alanda Kürt ve kadın mücadelesi karşısında topyekûn bir saldırı içindedir.
Bunun karşısında yapılması gerekeni ise ironik bir şekilde aslında İçişleri Bakanı söylemektedir: devleti erozyona uğratmak. Öyle ise, mücadeleyi bu alanda kabul edelim ve devletin kutsal ve dokunulmaz olarak kabul edilen tüm noktalarına karşı teorik ve pratik her araçla mücadele edelim. Her alanda devleti erozyona uğratalım; yani ideolojik, örgütsel ve eylemsel her yolla devleti geriletelim ve toplumun özgürlüğü için alan açalım. Bunun anlamı ise “daha az devlet daha çok toplum” şiarıyla bir her açıdan devletin yüzüne taktığı maskelerin ardında sakladığı çirkinliği gün yüzüne çıkartacak ve devleti hayatımızdan çıkartacak kesintisiz bir radikal demokrasi mücadelesi vermektir.