Kürdistan, kuşatılmışlık çemberinde, baştan başa korku sarmalı.

Gece kulaklar yere dayalı, göğe açık sedalar dinliyor, sabaha kadar. Kaçmaya hazırlık için, nereden geliyor, ne yöne gidiyorlar, baskın kime diye…

“Medeniliği" ve de “medeniyeti" bol “kardeşler"dir, yurt işgalci ve kuşatmacılar. Kıyıcı, yıkımcı…

1925’de, Kürdistan’ın batısından başlayarak, köşe-bucak, newal-geli insandan arındırarak doğuya ilerlediler.

Ağrı Dağını yakarak, ululuğunu söndürmeye, içini kof edip yere indirmeye çalıştılar. Geliyê Zilan’ı bebeklerin, kaçamayan ihtiyarların cesetleriyle doldurarak dümdüz etmeye çalıştılar.

Urt û ocağının izini sürenler, hala Geliyê Zilan topraklarında atalarının kemiklerini arıyor, o değilse budur diye diye topraktan ayıkladıkları insan kemiklerini çuval çuval mezarlıklara taşıyorlar.

Sonra, “ortak vatan"cı Kemalistlerin komutası altında, Zilan’dan Dersim’e yay çizdi, Kürdün çok medeni, çok görgülü, hem de çok insan oğlu insan olan “din kardeş"leri…

Dersim’de bebekleri, kan akan süngülerin ucunda, hop hop havaya fırlatarak eğlendiler. Dersim kayalıklarında, taşlarının altında, meşe kütükleri dibinde, mağaralarda süngülenecek bebek kalmadığına kani olunca, inlerine çekildiler.

Geride kalan, Kürdistan yangın artığıydı. Tujik tepeleri, Sipan û Xelat ululukları tütüyor, Xamipet gölü yanıyor, Agirî ağlıyordu, yaylaların palaz otu çayırları yas tutuyordu.

O gün, bugündür haller, hala böyledir Kürdistan’da.

Kürt toprağının yemişlerini, yurdunun nimetlerini yemiyor, içmiyor, Kürdistanî giyinmeye hasret yaşıyor, eline geçeniyle, taşın üstüne bir taş daha ekliyor, yüksek odalı ev yaptırıyor.

Ama ulu yazar Gogol’un söylemiyle, her bahar (şimdi artık, kurtlar gibi karlı kış günlerinde de) yeniden beliriyor, götürebildiğini çalıyor, aksırıp tıksırıncaya kadar yiyor, götüremediğini yere yıkıyor, zafer nişanesi niyetine ateşe verip yalım yalaz, yalp yalp yakıyor…

Dağlar tanıktır ki, 1925’den beri Kürdün yurdunda yangın, yıkım ve insan soyunun kırımı hiç eksik olmadı.  

Buna rağmen, Türk medeniydi. Kardeş, ne alaka, hangi ilgi ilinti bilinmez (Kürtler ikiyüz yıldır, yollarını ayırıp onlardan kurtulmak için savaşıyor) “ortak vatancı" onların deyimi olan yanilerin yanisiyle, “ortak vatancı"dırlar.

Askerlik angaryası, vergi toplama zamanı, şanlı, kanlı eserleri olan yıkıntıların üstüne tüneyen Türkün dincisi, “ey benim din kardeşim" Kemalist de “ortak vatanın evlatları" diye yaltaklanıyor...

Dinciler gibi Kemalistler de rengarenktir. Medeniyetin yüksek dozajıyla, fıstıki yeşil giyinirler. Oradan, buradan çaldıkları kelimelerle alengirli konuşurlar. Demokratlık, sosyal demokratlık onlardadır. Sosyalist, hatta komünist, her şeydir onlar.

“Çöp çatan" olarak, “ortak vatan" yaftası altında, Kürtleri katillerine pazarlayıp lehimleme görevindeler. Anlayacağınız Kemalist, her renk ve biçimdedir.

Atatürk, Lenin’den yardım almak için, yeminli sol düşmanı Celal Bayar ve Fevzi Çakmak’a Türkiye Komünist Partisi (TKP) bile kurdurmuştu.

TKP, Kürtler kırılırken Sosyalist enternasyonele, “Atatürk feodalite ile mücadele ediyor" raporları veriyordu.

Her neyse, konumuza dönersek, bu satıları yazarken, Şeyhimin başkaldırısından beri, her defasında, yeniden yakılıp yıkılan Lice, Hani, Genç üçgenindeki 18 köy kuşatma altında, ikinci haftayı geride bırakıyordu.

Orada, insanlık katledilirken, Türk kamu vicdanı duymadım, görmedimi oynuyor, yangın ve yıkıma kör bakıyordu.

Vicdan pencerelerinden biri olan Artı Gerçek sitesi kan ve ateş çemberindeki bir kadının sesine yer veriyordu:

 “Koyunlarımız, keçilerimizle esir, içerde mahpus kaldık. Bize işkence ediyor, aşağılayıp hakarete boğuyor, erkeklerimizi alıp götürüyorlar. Geceleri ışık yok, karanlıktayız. Yiyeceklerimiz tükendi, açız. Hayvanlarımız, açlık ve sussuzluktan düşüp düşüp ölüyorlar."

Kürdistan ölü evi, yangın yeriydi. Manzaranın yaratıcısı Erdoğan ise kapılarında dilenciydi:

“Bana oy verin ki, yaptıklarım ve götürdüklerim hesap sorulmaz olsun!.."

Kürtlerin talihsizliği bu. Katiller, bir kerecik olsun mert olmayı, dimdik karşıdan gelmeyi bilmediler. Pusucuydular, hep. Yalancı, zordayken yalak yalama, el, etek öpmek için iki büklüm dilenci...

Dinciler, dilenme zamanı, “din kardeşi" diye yaltaklanıyorlardı. İstediklerini alınca, dişi kurt kesiyorlardı. En son Botan’da, Lice dağlarında Allah u ekber diye insan yakıyor, hırsızlık, soygun yapıyorlardı.  

Türk-İslam dindarlığında manzara buydu. Ama Kürt yutmuyordu, artık. Din kardeşliğinin dolandırıcılık ve kalpazanlıkta oltaya takılmış yem olduğunu biliyorlardı.

Çünkü din, baştan başa insaniyetti, vicdandı. İster Hıristiyan, ister Musevi, Müslüman, Budist ya da Brahman olsun, bütün dinler mazlum ve masumun kanını günah, malı, mülkünün talanını suç sayıyordu.

Bunların dini ise IŞİD (DAİŞ) diniydi. Bu dinde vicdan yok, insanlık ölü, katliam, hırsızlık, soygun mübahtı.