Tayyip Erdoğan liderliğinde sürmekte olan faşist darbenin akademisyenlerin özgür iradeleri ile yapılmış rektör seçimini yok sayarak Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör ataması karşısında rektörlük seçiminde oyların yüzde 86'sını almasına rağmen Erdoğan tarafından göreve atanmayan Prof. Dr. Gülay Barbarosoğlu akademik hayatına son verdiğini açıklayınca aklıma Jean Frédéric Joliot-Curie geldi.
Avrupa’nın büyük bölümünü teslim almış Hitler liderliğindeki Nazi Orduları Fransa’ya ulaştıklarında Prof. Jean Frédéric Joliot-Curie çalışmalarını Ulusal Bilimsel Araştırmalar Merkezi (CNRS)’te sürdürmekteydi. İşgalciler pek de büyük bir direnişle karşılaşmadan başkent Paris’i de işgal ettiler. Sınır tanımayan Nazi şiddeti işgal ettiği her yerde olduğu gibi burada da derin, karanlık bir sessizliği sağlam istiyordu. İşgalciler tam hiç bir direnişle karşılaşmadan Paris’i de aldık dedikleri bir sırada özellikle geceleri şehrin dar sokaklarında Nazilere yönelik eylemler başladı. Çok geçmeden Nazilerin kullandığı binalar ve araçlar bombalanmaya direniş şehrin arka dar sokaklarından ana caddelere meydanlara ulaşmıştı.
Fransa Direnişi Ulusal Cephe Nazi işgaline karşı direnişini ilan etti. Teslim olunmayacaktı. İşgal sona erene ülke özgürlüğüne kavuşana dek mücadele sürecekti. Fransız Direnişi Ulusal Cephesinin en aktif üyelerinden bir Joliot-Curie idi. Rivayet odur ki Frédéric Joliot-Curie o güne kadar kendisine Nobel ödülü de kazandıran bilimsel çalışmalarını yürüttüğü laboratuvarında Nazi işgali sonlandırılana kadar patlayıcı yapımında görev aldı.
Bugün birçoklarınca iktidarın saldırganlığına karşı takınılan “tavırsızlığın” gerekçesi olarak kullanılan, “akademik çalışmanın tarafsızlığı, objektifliği” safsatasına açınız bakınız kıvamında bir cevabı o gün Joliot-Curie vermişti.
Bugün Erdoğan’ın en küçük bir demokratik teamülü dahi tanımadan Boğaziçi Üniversitesi’ne bir rektör tayin etmesine Barbarosoğlu’nun gösterdiği tavır bu tarihi misyonun halen sürmekte olduğunu göstermesi bakımından pek kıymetli duruyor. Barbarosoğlu’nun akademik yaşamına son verdiğini açıklaması Erdoğan iktidarında bir akademik yaşamın olamayacağını kanıtlaması bakımından çok değerlidir. Bu istifanın ardından Boğaziçi Üniversitesi’nde görev yapmayı sürdüren hiç bir hoca akademik bir faaliyet içinde olduğunu iddia edemez. Akademik özerkliği son kırıntısına kadar yok sayan bu iktidar karşısında bu iradeyi boşa çıkaracak istifa mekanizmasını işletmeyen herkes bu saatten sonra Erdoğan sarayının memurları olmanın ötesinde bir misyonun sahibi olamazlar.
Akademi’nin bağımsızlığının ve özerkliğinin hayatiliğini gösteren Barbarosoğlu’ndan boşalan koltuğa şimdiden talip olanlar olduğuna hiç kuşku yok. İktidar kontenjanından bir çok asalağın bunu yapmaktan hicap durmayacakları malumumuz. Ancak aynı çatı altında görev yapıp Barbarosoğlu’nun istifasının ardından hiç bir şey olmamış gibi görevini sürdürmek bugüne kadar edinilen tüm kimliklerden arınmak anlamına gelir. Bu saatten sonra hem bu üniversiteden maaş almaya devam edip hem akademik kimliğini hem de muhalif ruhsarını korumak diye bir durum bahis mevzu edilemez.
Elbette Erdoğan’ın Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör ataması bir neden değil bir son nokta. Son üç ay içerisinde binlerce akademisyen bu iktidar tarafından atılırken sessiz kalanların karşılaştığı trajik bir son. Toplu bir karşı duruş gösterilemezse geri dönüşü olmayan bir gidişatın ortağı olmak gibi bir tarihi riskle karşı karşıya herkes. Burada yeni olan ve dikkat edilmesi gereken Prof. Barbarosoğlu’nun tavrıdır.
Hele hele tüm bu süreçler yaşanırken Barış İçin Akademisyenler Bildirisi’ne dahi imza atmadan mevcut konumlarını korumaya çalışanların insanlıkları da sorgulanır bir noktadadır. Akademisyenliği bir mesleğe indirgeyip günlük ihtiyaçların karşılanması için gerekli gelirin sağlanacağı bir “iş” olarak tarif edenlerin muhalif kimliği olamaz. Bu çetin süreçte “Dün YÖK vardı bir şey demiyorduk şimdi ne değişti” deme ucuzculuğunun peyda olacağı kesin. Geçmiş iktidarların yaptığı gibi bu iktidarın da numunelik kıvamında kendine bağlı-bağımlı “bağımsız” akademisyenler türeteceği kesin. Bu kirli kategorinin her dönem var olduğunu bildiğimiz için bunlara dönük bir kelama da hacet yok. Ancak gerçek anlamda akademik bağımsızlık ve özerkliğe inanan muhalif kesimlerin mevcut mücadele biçimlerini değiştirme zamanının geldiği aşikar.
Mesele bir araya gelerek ortak bildiriler imzalayıp iktidarı demokratik davranmadığı için eleştirme noktasının çok ötesine çoktan geçti. Ev toplantılarında ülkenin sorunlarından ötürü iktidarlara veryansın edip sabah o iktidarın memurluğunu yapmanın anlaşılır olabileceği dönemleri çok geride bıraktık. Sürmekte olan faşist iktidar inşası karşısında herkesin bir önceki dönemden kalan alışkanlıklarından silkinip gerçek mücadelenin bir parçası olma dönemini fark etmesi gerekiyor.
Gezi direnişi sırasında kendisini coplayan polise, “Polis simit sat onurunla yaşa” sloganı atan gençlerin hocalarının da bu slogandan bir şeyler alması gereken zamanlardayız.
Sıra artık Direniş İçin Akademisyenler’de.