
Dolar kurunun yükselmesinden dolayı finans krizi eşiğine gelen iki ülke: Türkiye ve İran.
İran uzun yıllar boyu ABD hükmüne uyarlı politika neticesinde, izolasyona uğradı. Enflasyon sonucu, tüketiciler için hayati olan gıda fiyatları yükseldi.
İran ekonomisinin dengesiz bir gelişme sonucu, yoksullar aleyhine bir gelişme gösterdiğini sadece not etmek istiyorum.
Asıl sorun, tüketicilerin, yaşamlarını idame etme konusunda bir krizin eşiğine geldikleri.
Bu sorun ne İran’daki Mollaları ne de, uluslararası alanda Mollaları dize getirmek için harekete geçen Trump yönetimini ilgilendiriyor.
İran’la bağları güçlü olan Almanya yönetimine önerilerden biri “Der Spiegel“ dergisinin başyazısından; özetliyorum: Avrupalılar, atom anlaşmasının geçerli olmasını sağlamalılar ve Washinton’a açıkça, İran’ın destabilize olmasının, Ortadoğu’da Avrupa’nın güvenliğinin tehlikeye düşmesi anlamına geleceğini anlatmalıdırlar. Almanya ve Avrupa‘nın, gelecekle ilgili öngörü sahibi, önlem alacak dış bir politikaya ihtiyaçları var.
Türkiye’ye gelince:
Dolar ve Euro’nun yükselmesini durdurma hükmünün Türk devleti ve ekonomisinin elinde olmaması, tüketicileri dahada zor durumda bıraktı. Alım gücündeki iktidarsızlık, tüketiciyi, ülke sınırları dışında imkan aramaya sevkediyor.
Türkiye’den gelen uzun yıllardır tanıdığım birçok emekçi, ilk kez bu yıl, geldikleri kentlerde yaşayanların, Türkiye’yi terkedip Almanya’ya yerleşmek çabasında olduklarını belirtiyorlar.
Ve Erdoğan, Trabzon’da yaptığı konuşmada, Dolar kurunun yükselmesinin, ana nedenlerinden birini açıklıyor: “Böyle müşterek stratejik bir ortağına kalkıp da PYD/ YPG gibi terör örgütlerini sahiplenerek bir kenara nasıl koyarsın? 5 bin TIR silahı Kuzey Suriye’ye taşıyorsun. Bu da yetmiyor, kalkıp terör örgütleriyle ilişkisi olan bir papaz için 81 milyonluk Türkiye’yi feda etmeye kalkıyorsun.”
Bu ise, Dolar kurunun yükselmesinin temelinde, uluslararası sermayenin, özelikle de Rusya-ABD çıkar sahasındaki aktör ülkelerin, Suriye’deki savaşın son aşamasındaki çetin ekonomik-politik pazarlığa işaret etmektedir.
Bu pazarlığı görünürde İslam-Dolar savaşı olarak aktarmak, Türkiye’nin ve İran’ın da işine geliyor.
Böylece, Türkiye, İran eksenli politikayı özetleyen, Kuvveyt’li Prof. Dr. Hakim el-Mutayri‘nin, “İslam ümmeti, Amerikalıların ve Batının askeri, ekonomik, siyasi ve hatta düşüncelerimize bile hakim olmak isteyen hegemonyasına karşı özgürleşme savaşı vermektedir. Türkiye’ye yönelik açılan savaş süren bu çatışmanın bir kanıtıdır” beyanatı, aslında ikisi de İslam olmayan ABD-Rusya ikilisinin başrolü oynadığı bu aktif ekonomik paylaşım savaşını boş vitese almaktan başka bir işe yaramadı.
Türkiye ve İran.
Aynı ümmetten, birbirine zıt (Sünni-Şii) bu iki devletten hangisi hangisine muhtaç?
Son durumda ikisi de birbirine muhtaç.
İran devlet televizyonunda açıklamalarda bulunan İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Kasımi: “Türkiye yalnız değil. Türk halkı kendini yalnız hissetmesin. Daima Türklerin yanında olacağız ve yapabileceğimiz her türlü desteğe hazırız” derken, boğulmamak için sarıldığı yılanın bile inanamayacağı beyhude bir çıkış oldu.
Kasımi’nin: “Birbirimize iyi ortak olabiliriz” belirlemesi ise ıslığı çalan hakemin kim olduğunu ele veriyor.
Bu karşı koyuşu ve Erdoğan‘a “Tüm dünyaya ticaret savaşı açana da cevabımızı yeni ittifaklara, yeni pazarlara yönelerek veririz” tehdidini dikte ettiren Putin oldu.
Emperyalist İran, Türkiye ve Katar’ın, Putin’in elini güçlendirmesi sonucunda, Putin ABD ile özellikle Suriye ve Irak bağlamında yapmakta olduğu pazarlıktan, ne kadar karlı çıkacak. Ve bu kardan Türkiye ve İran’ın payına birşey düşecek mi?
Cevapları pek yakında verilecek sorular bunlar.
Selimferat@web.de