Bilim-Teknik / GÜNDEMİ


Modern fiziğin en büyük problemlerinden biri zamanı tanımlamak. Bilimi insanları zamanın ne olduğunun anlaşıldığı gün evren ve varlık konusundaki sorularımızın tümünün cevap bulacağını düşünüyor. 

Dünyada antik çağlardan bu yana tüm büyük düşünürlerin, filozof ve bilim insanlarının en temel sorularından biri zamanın ne olduğudur. İnsanlığın binlerce yıllık bilimsel gelişimi ve son iki yüzyıldaki büyük buluşlarına rağmen zamanın ne olduğu konusunda en iddialı deyimle bazı tahminlerimiz var. 

Felsefeci Julian Barbour, zaman konusunda kafa yoran en ünlü isimlerden biri. Zamanın farkında olmak ile anlamak arasında kaldığımızı ifade eden Barbour, zamanın ne olduğu bir tarafa zamanın ne olduğunun nasıl anlaşılabileceği konusunda dahi geçerli bir düşüncenin henüz bulunmadığını ifade ediyor. 

Zamanın ne olduğunun anlaşılıp anlaşılmamasının modern fiziğin şu andaki en büyük teorilerine herhangi bir etkisi yok. Newton’un yerçekimi kanunları, Einstein’in izafiyet teorisi ya da kuantum mekaniği gerçekleşmek için zamana ihtiyaç duymuyorlar. Saati yapan bir kişinin zamanın olduğunu anlamasına gerek olmaması gibi bir şey bu. 

Saatler zaman konusunda bize en büyük ipucunu veriyor. Sayısız deneyin ardından artık bilim insanları şunu kesin bir şekilde biliyor ki hareket zamanı etkiliyor. Dünyadaki en hassas atom saatleri hareketle birlikte farklılık gösteriyor. Bu bulgu dahi zamanın ne olduğu konusunda büyük yol almamızı sağlıyor. 

Ancak yol bundan sonra daha da çatallaşıyor. Bu konuda baskın çıkan iki görüş var. Birincisi zamanı evrenin gerçek, temel bir bileşeni olarak gören yaklaşım. Uzay ve kütle gibi zaman da bir varlık. Zaman olayların gerçekleşmesini sağlayan bir çerçeve. 

Einstein ise zamanı ayrı bir varlık olarak görmüyor. Einstein’a göre uzay zaman bir entite ve gözlemcinin hareketi ve yerçekimi gücüne göre farklı hızlarda algılanabiliyor.

İkinci yaklaşıma göre ise zaman aslında bir illüzyon. Evrende böyle bir şey yok. Zaman bizim etrafımızda görülen materyal değişiklikleri organize etme çabamızdan ibaret. Birçok bilim insanı zamanın beynimizde yaratıldığına inanıyor.  Herşeyin bir anda olmamasının bir sonucu zaman bir anlamda.

Fizikçiler ve felsefeciler günümüzde bu konuda çok ciddi bir tartışma içinde. Zamanın varlığını kabul ettiğiniz an ikinci soruyla karşılaşıyorsunuz: Zaman nasıl doğdu, nereden geldi ve nereye gidiyor?

ZAMAN SADECE…

Kuantum Mekaniğinin zaman yaklaşımı direkt açıklayıcı değil. Hatta kuantum dünyasındaki belirsizlikle zaman akışının, zamanın varlığının hiçbir bağlayıcı tarafı yok. Bu nedenle Wheeler-DeWitt denklemlerinde görüldüğü gibi bazı bilim insanları zamanı evrenin “kuantum durumu” olarak tanımlıyor. 

Bilim insanlarına göre sistem ve onun işlerliği herşey. Var olan ve var olacak olanın birbirini takip ettiği bu sistemin işleyişini zaman olarak algılıyoruz. 

ZAMAN BİR İLÜZYON MU

Julian Barbour’a göre fizikte ilerlemek için zamanı tamamen öldürmemiz gerekiyor. Einstein’in İzafiyet Teorisindeki zaman boyutunun ayrılması gerektiğini savunan Barlour, uzayın sadece parçacıklar arasındaki geometrik ilişkilerden ibaret olduğunu savunuyor. Zaman ise evrendeki olay ve anların oluşlarının birbirine bağlı halleri. Bu bağlılık halleri bizde bir zaman algısı oluşturuyor. Oysa bu sadece olayları algılama ve anlamlandırma biçimimiz. 

ZAMAN ENTROFİK BİR OKTUR

Barbour’un önermesi temel bir sorunu atlıyor aslında. Şu ana kadar keşfedilen tüm fizik kuralları zamanla simetri halinde. Yani teknik olarak fiziksel olaylar geri ve ileri alınabilir. Ancak tek bir istisna var. Termodinamiğin ikinci kanuna göre entrofi ya da düzensizlik zamanla birlikte artar. Bu kanun maddenin izole edilmiş halleri için de geçerli. Yani zaman bir anlamda düzenden düzensizliğe geçiş. 


Hint Okyanusunun tabanında kayıp kıta


Hint Okyanusunun tabanında bilim insanlarının bundan milyonlarca yıl önce bir kıta olduğunu düşündükleri bir kara parçası bulundu.  Hint Okyanusunda araştırma yapan uzmanlar okyanusun bazı bölgelerinde yerçekimi alanlarının diğerlerine göre daha güçlü olduğunu tespit etmişti. Verileri 2013 yılında inceleyen Witwatersrand Üniversitesinden Lewis Ashwal başkanlığındaki bir ekip okyanus tabanında büyük bir kara parçasının olabileceğini öne sürmüştü.  Ashwal ve ekibi bölgedeki Mauritius’ta yaptıkları araştırmalarda ise 3 milyar yaşında zirkon kristalleri buldu. Sadece 8 milyon yaşındaki adada bu kadar eski zirkon parçalarının bulunmasının bölgede büyük bir volkanik aktivite olduğunu ifade ediliyor.  85 milyon yıl öncesine kadar Mauritia küçük bir kıtaydı. Hindistan ve Madagaskar arasındaki bu kıta Madagaskar ve Hindistan’ın çekimiyle kara parçalandı ve bugünkü Mauritus oluştu.  Ekip şu anda Hindistan ve Madagaskar arasındaki bölgedeki okyanus tabanında çok daha büyük bir kıta olabileceğini düşünüyor. 


Down Sendromu kök hücrelerle tedavi edildi

Hindistan’da bir klinik Down Sendromlu 14 kişiyi kök hücreler kullanarak tedavi ettiğini açıkladı. Açıklama tıp dünyasında heyecan yarattı. 

Hindistan’ın Yeni Delhi şehrinde bulunan Nutech Mediworld’den yapılan açıklamada klinikte geliştirilen kök hücre tedavisi ile Down Sendromlu 14 kişinin iyileştirildiği duyuruldu. 

Down Sendromunun tedavisi tamamen destek terapilerine dayanıyor. Down Sendromlularına daha çok konuşma ve davranış kontrolü konusunda destek sağlanırken bu kişiler ömür boyu bu hastalığın izlerini taşıyor. 

Geçtiğimiz sene yapılan bir klinik deneyde Down Sendromu ile doğan bebeklere kök hücre enjekte edilmesi durumunda uzuv kaslarının güçlendiği, daha güçlü düşünsel faaliyet gösterdikleri ve uzak akrabalarını tanıyabilecek duruma geldikleri öne sürülmüştü. Bu klinik deneyin ardından birçok merkezde de deneyler başlatılmıştı. 

Ancak Hindistan’da bir klinik kök hücre ile tedavi yöntemi konusunda elini çabuk tuttu ve Down Sendromlu çocukları olan ailelere sunaya başladı. Yapılan tedavi sonucunda 14 bebek neredeyse tamamen iyileşti. 

Klinik başka hiçbir tedavi uygulanmayan Down Sendromlu çocukların normal gelişim gösterdiklerini, bazılarının da yüz hatlarının değiştiğini açıkladı. 

Bilim insanları bebeklere kök hücrelerin herhangi bir yasal düzenleme olmadan verilmesine karşı. Ve Hindistan’daki kliniğin 14 kişiye bu tedaviyi uygulamasının yasallığı da sorgulanıyor. 


Güneş Sistemi dışındaki gezegende SU BULUNDU


Bilim insanları bundan 20 yıl önce keşfedilen 51 Pegasi b gezegeninin atmosferinde su keşfetti.  Dünyadan 50 ışık yılı uzaktaki gezegenin atmosferini yeni bir teknikle inceleyen bilim insanları su buharı izlerine rastladı.  Güneş Sistemimizdeki Jüpiter’e benzerliğinden dolayı “Uzak Jupiter” olarak adlandırılan gezegen, yıldızı ile dünya arasından henüz geçiş yapmadığından bilim insanları farklı bir yöntem izledi. Gezegeni teleskoplarla 4 saat gözlem altında tutan bilim insanları kırmızıdan maviye kayan ışık dalgalarındaki kırılmaların su buharının varlığına işaret ettiğini açıkladı.  Harvard Üniversitesine bağlı Smithsonian Astrofizik Merkezinde gerçekleştirilen incelemede Şili’de bulunan Geniş Teleskobun verileri kullanıldı.  Verileri değerlendiren Colorado Üniversitesi’nden Matteo Brogi, kullanılan yeni teknikle elde edilen su bulgusunun kesin olduğunu ve dünyaya en yakın gezegenlerden biri olan Proxima B’nin de atmosferinin aynı teknikle inceleneceğini söyledi. 




HAZIRLAYAN: Doğan Barış ABBASOÐLU / abbasogludogan@hotmail.com