
27 Ekim’de, Rusya Federasyonu Başkanı Vladimir Putin, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Almanya Başbakanı Angela Merkel’, Erdoğanın ev sahipliğinde İstanbul’da bir araya geldiler. Bu “dörtlü zirvenin” ana gündemi: İdlib ve Suriye’nin geleceği!
İdlib’in etrafında, Astana sürecinin devamı niteliğindeki “geçici” bir önlemle oluşturulan “güvenlik kuşağı”, konuşulan konuların arasındaydı. Gelinen aşamada her ne kadar Rusya ve Türkiye İdlib etrafında oluşturulan ve ağır silahlardan arındırıldığı söylenen “güvenlik kuşağının” sürdürülebilirliği konusunda iyimse açıklamalar yapılsa da gerçekte (sahada) gerilim had safhada. Aslında tüm taraflar, İdlib güvenlik kuşağı uygulamasının “kalıcı” olamayacağını biliyor. Ancak bu “güvenlik kuşağı” fikrini ortaya atan Türkiye, bir taşla birkaç kuş vurma hevesinde. Ankara, yedeklediği radikal/cihadist grupların ömrünü uzatıp Cenevre Sürecinde “kalıcı bir kazanıma” dönüştürmek istiyor. Diğer yandan Kürtlerin gelecekte elde edeceği kazanımları ve statüyü yıkmak için elinden geleni ardına koymuyor. İstanbul “zirvesi” bu aşırı beklentilerin gölgesinde ve deyim yerindeyse somut bir sonuç alınmadan sona erdi.
Bu zirveden somut sonuçların alınması elbette beklenmezdi. Suriye’nin “demokratik ve özgür” geleceği konusunda bu “küçük grup”, Erdoğan’ın deyimi ile “Smaller Group” (Daha Küçük Grup), nihai karar mercii, çözüm gücü olamaz. Yapılan ortak basın toplantısına baktığımızda, her lider kendi pozisyonunu koruduğunu, esasında bu “zirvede” somut bir ilerlemenden çok Erdoğan’ın “ısrarı” ile bir araya geldiklerini, yaptıkları açıklamaların satır aralarında okumak mümkün.
“Dörtlü Zirve” sonrası açıklanan sonuç bildirgesinde, “İhtilafa askeri çözüm getirilemeyeceği ve yalnızca BM’nin 2254 nolu kararıyla uyumlu müzakere edilmiş bir siyasi süreçle sona erdirilebileceği” maddesi bu toplantının en ironik bölümü olsa gerek. Bu toplantıdan hemen sonra Erdoğan’ın, Fırat’ın doğusuna ilişkin olarak yaptığı “tehdit” dolu açıklamaları ve ardından Kobanê köylerinin TSK tarafından top atışları ile bombardımana tutulması, zirvenin sonuç bildirgesinin, ”sonuçsuz” kalacağını göstermiştir. Daha sonuç bildirgesinin mürekkebi kurumadan ve henüz dörtlü zirveye katılan liderler ülkelerine dönmeden, Ankara’nın yaptığı bu çıkış, zirvede bir “uzlaşmanın” olmadığının en önemli kanıtı. Türkiye’nin, sonuç bildirgesinde “İhtilafa askeri çözüm getirilemeyeceği…” maddesinin tam tersi bir davranış içine girmesi, zirvede istediği sonucu alamadığının göstergesi. Suriye’de, belkide “son” aşamaya gelen savaşın, yeniden tırmanması ve bu ateşin daha büyük yıkımlara sebebiyet vereceği gerçeği ortadayken, Türkiye’nin bu hamlesi, yangına körükle gitmekten başka bir şey değildir.
Bildiri bir bütün olarak incelendiğinde, bölge halklarının yararına alınmış tek bir karar bile içermiyor. Suriye Arap Cumhuriyeti’nin egemenliği, bağımsızlığı, birliği ve toprak bütünlüğüne yapılan atıf, Erdoğan’ı, “Suriye Arap Cumhuriyeti’ni” tanıma ve kabul etme aşamasına getirmiştir. Suriye’de “egemenliğin” mevcut rejim eliyle kullanılmasının kabul edilmesi, Türkiye’nin Suriye’ye ilişkin politikalarının ve tezlerinin çöktüğünün teyit edilmesidir. Yukarıdaki maddenin, Suriye’nin, “…bağımsızlığı, birliği ve toprak bütünlüğüne” ilişkin bölümü ise, gelecekte BM’nin gözetiminde Cenevre’de varılacak bir nihai çözümde, Türkiye’nin girdiği topraklardan çıkması sonucunu doğuracaktır. Aksi bir gelişme ve zamana yayılmış bir “işgal” bölgede barış ve istikrarın sağlanamadığı kaotik bir süreç için kaynaklık edecektir.
“Terörle mücadelede kararlılık” ve “komşu ülkelerin ulusal güvenliğine zarar vermeyi amaçlayan ayrılıkçı gündemler” gibi maddeler, bildiriye Türkiye’nin ısrarları ile sonuç konulduğu açıktır. Dörtlü zirvede, “Terörle mücadelede kararlılık” konusunda, her ülkenin farklı yaklaşımları ve kendi çıkarlarına uygun tanımlamaları var. Türkiye açıkça Kürtleri kastederek katılımcı ülkelerden “destek” beklemiştir. Ama nafile… Türkiyenin “tehdit” olarak algıladığı Kürtler, Suriye’de, DAİŞ’e karşı, uluslararası koalisyonla birlikte amansız bir mücadele yürütüyor. Çok iyi biliniyor ki, “Fırat’ın doğusundan”, bu güne kadar, Türkiye’ye yönelik hiçbir eylem yapılmadığı gibi, Kürtler ve SDG hiçbir zaman komşuları için “tehdit” oluşturmamıştır. Tam tersi, SDG ve bileşenleri komşuları ile iyi ilişkiler kurmak için çok çaba harcamışlardır. Kaldı ki, Türkiye sınırlarının DAİŞ’ten kurtarılması, sadece Türkiye için değil, dünya içinde, güvenliğin sağlanması için önemli bir katkı olmuştur.
Suriye’de yeni bir anayasanın hazırlanması için BM gözetiminde “Anayasa Komitesi’nin Cenevre’de kurulması ve erken bir zamanda, şartları gözeterek, bu yıl sonu itibarıyla toplanması çağrısı” bu zirvenin tek somut çıktısı olarak değerlendirebiliriz. Ancak bu madde, bir temenni olarak kalamaya mahkûm. Kürtler ve SDG bir bütün olarak “Anayasa Komitesi” ve Cenevre Sürecinden dışlandıkları takdirde Suriye’de çözüm Kaf Dağı’nın ardında kalacaktır.
Sonuç olarak, zirvenin sonuç bildirgesinde “yeni” unsurlar yok. Suriye’de çözüme ilişkin bir adımda atılamadı. Rusya ve Suriye’nin İdlib’de nihai hedefi “radikal grupların” temizlenmesi. Türkiye ise elindeki “kartları” kaybetmek istemiyor. İdlib’de oluşturulan güvenlik kuşağı ile “işi” yokuşa sürüyor. Kürtlerin, Suriye’deki olası bir çözüm sürecine katılmamaları ve herhangi bir statü elde etmemeleri için var gücü ile çalışıyor. Yıkımında rol aldığı Suriye’nin yeniden inşası için pastadan “pay” talep ediyor. Fransa ve Almanya ise ABD’nin politikaları ile paralel bir pozisyonda. Onların derdi ise “mülteciler.”