Son yazımda, 14 Temmuz’un yeni bir süreç olduğunu yazmıştım. Yeni süreçte, Kürt tarafının takınacağı tutumu irdeleyerek kaldığımız yerden devam edeceğiz.
Ancak, önce Ortadoğu’nun “yeni horozu” olduğunu açıklayıp, “bu çöplüklerin efendisi benim” havasına giren Recep Tayyip’in havasını alan, kabadayılık karizmasını çizen yeni bir gelişme öne çıktı: Recep’in cehpesine karşı İran, Suriye ve Irak’ın ittifakı…
Recep Tayyip devleti, İran ve Irak’a avuç açıp doğal gaz, petrol alıyor, sonra “atma Recep” dedirten bir horozlanmayla, onlara karşı, ücret mukabilinde savaş baronluğu yapıyordu. Baron, bunu Türk halkına da “ileri demokrasi savaşı” diye yutturuyordu.
Oysa, 2006 yılında Amerikan Başkanı Bush tarafından, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı, Amerika’nın çıkarlarına göre düzenleme olan Büyük Ortadoğu Projesinin eş başkanlığına atanmıştı. Recep, dönüşte partisinin toplantılarında, uzun süre bu paye ile “artık seyirci değil, dünyaya yön veren süper gücüz” diye övünmüş, sesi defalarca kayıtlara geçmişti. Ama bir yıl sonra partisi hakkında kapatılma davası açılınca, Anayasa Mahkemesine verdiği yazılı savunmada, taşeronluk görevini inkar etmiş, yerdeki görevini yalayıp, yutmuştu.
Fakat, görev berdevamdı. Libya’ya terör ihracı bu görevle yerine getirildi. Mısır ve Tunus’u da içine alan zafer turu, görevin tadını çıkarmaydı.
Üstlendiği taşeronluğa, yani savaş baronluğuna karşılık ücreti, Kürdistan’ı bombalama izniydi. Kürtler, içerde mücadele ettikçe, o da Amerika’dan izinle, değneksiz köye destursuz giren olarak gidip, Kandil dağlarını bombalıyor, bebekleri öldürüyor, koyun sürülerini imha ediyor, bunu yandaşı Türk halkına zafer olarak sunuyordu.
Irak hükümeti, şimdi aldığı bir kararla, ülkesini hava saldırılarına kapattı. Birleşmiş Milletleri saldırganlığa karşı göreve çağırdı. Türk yolcu uçaklarını da, ülkeye izinsiz girmekten alıkoydu.
Kabadayımızın İsrail ve Suriye’den arta kalan karizması burada çizildi. Türk medyası, horozun yerdeki ibiğini saklama çabasındaydı dün.
Bu konuyu başka bir yazıda irdelemek üzere bırakıp, yeni bir süreç dediğimiz 14 Temmuz’a dönelim. Yeni süreçte Kürtler, artık vatandaş değildir. Recep ve zaptiyesi İdris Naim’in küfürlü, aşağılayıcı sırıtışıyla düşman statüsüne alındıkları açıklık kazanmıştır. O nedenle, TC’nin terör ihracından önce, Suriye rejiminin Humus ve Hama’da yapmadığını yapmış, işgal gücü olarak Amed şehrine yerden ve gökten zehirli gazlar püskürtülmüş, seçilmişler dahil, sokağa çıkan halka cop darbeleri, tazyikli suyla işkence yapılmış, silah sıkılmıştır. Buna karşılık Kürt halkı gerilememiş, Ernasto Che Guavera’nın deyişiyle “ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin” , kendi anlatımlarıyla “meydan okuman başım, gözüm üstüne” dercesine direnen liderlerinin ardında durmuştur.
Kürt liderlerden Aysel Tuğluk yaptığı tesbitte, bundan sonra, ayrılmanın artık tek seçenek haline geldiğini söylemiştir.
Bu sözler, iki yüz yıllık mücadele gerçeğinin ifadesidir. Zalimle birlikte yaşama imkanı dün de yoktu. İsyan bunun içindir. İmkansıza tepki, kurtuluş umuduna yönelme…
Ancak, halk dalkavukluğunu bırakma, Türk halkının gerçeğini görme zamanıdır. Türkler, hiç bir zaman Kürtleri kardeş, hatta insan da görmediler. Kürtler, her dönemde yok edilmeyi hak eden düşmandı. Dün Kürdistan dağlarında bebekleri, ihtiyarları boğazlayan, kurşuna dizen, diri diri yakan, Geliyê Zilan’ı ağzına kadar insan cesetleriyle dolduranlar gökten mi indiler? Ya Dersim’i kıran vicdanlar?
1990’larda insan avına çıkan çeteler, ölüye tecevüz edecek kadar hayvan ötesine savrulan, öldürülmüş Kürtlerin gözünü oyan, burnunu kesen, kulaklarından hatıra eşya yapanlar hangi halktandı?
Diyelim onlar Türk çeteler, üniformalı asker, polisti, gerideki anaları, babaların kaç kişi sokağa çıkıp, “insanlık katlediliyor” sesi verebildi?
Seçilmişi, seçmeniyle 8 bin Kürt toplama kamplarına doldurulurken Türk gibi dindar, Türk gibi demokrat, Türk gibi vicdanlı kardeş kitle neden duymadı, görmedi?
Onları da geçelim; KESK bir emekçi sendikasıdır. Kürt sendikacılar hapishanelere sürüklendiler. Emekçi Türk kardeşler ve örgütleri, dönüp baktılar mı, neler oluyor diye?
14 Temmuz’da Türk tipi demokrasinin “vazgeçilmez unsuru” kabul edilen bir siyasi parti olan BDP lider kadroları ve seçilmişleri gaz bombaları, tazyikli su ve cop darbeleriyle saldırıya uğradılar. Pervin Buldan, Türk polisinden aldığı darbeyle ağır yaralı.
Yerde sürüklenen, yaralanan, darbe yiyen Türk parlamentosunun onuruydu. Ama çiğnenen Kürtse, parlamentosunun üstünlüğü, üyelerinin dokunulmazlığı söz konusu değildi. Parlamento Başkanı ve siyasi partiler bu yüzden vahşetin dehşetini görmediler, duymadılar. Recep Tayyip’in edası, zaptiye başı İdris Naim’in Kürtleri hedef alan küfürleri, aşağılayan sözleri, onaylayan suskunlukla karşıladılar.
Düşman çiçek göndermez derler. Kürtler, zulmü hak eden düşmandır, çünkü. Bir kaç kalemin, “ayıptır, bu yaptığınız demokrasiye sığmaz” demesinden başka, Türk kamuoyundan insanca ses yok.
Türk kamuoyundan beklenti yok, ama Recep’e, Van’da ona şakşakçılık yapanların çizdiği manzara, Kürdistan yarasında hüzündü.
Yer yüzünde affedilmez bir tek ihanet vardır: Halkın günü ve geleceğine ihanet…
Kürdistan onur savaşı verirken, ortalık düşmüş, vicdanını satmış, yüzüne tükürülesi hale gelmiş hainlerle dolu.
Kimi düşman tabelası asmış altında oturuyor. Kuytulukta muhbir, yol gösterici, sahnede politikacı kılıklı his dolandırıcısı, devşirme propagandacısı…
Resmen düşman ilan edilmiş Kürdistan, gerçekten köpeklere karşı değneksiz, öbür yanıyla tilkilerin serbest, taşların bağlı olduğu köy mü?
DÜŞMAN!..