Foucault’a göre 19. yüzyılda Batı toplumlarında hapishanenin yaygın bir biçimde benimsenmesi iktidar alanlarındaki çok önemli bir geçiş dönemine işaret ediyor. „Temsili, sahne benzeri, anlamlandırıcı, kamusal kolektif model“e dayalı bir toplum düzeni tipinin ortadan kalkması ile bir başka „zorlayıcı, tüzel, tekil, gizli cezalandırma iktidar modeli“ ortaya çıkar. Fransız filozof, eserinde disiplin ve gözetlemeyi hapishanenin iki temel özelliği olarak değerlendirirken, bunların sadece hapishaneye özgü olmadığını da vurgular. Artık „görünmezliği“ yoluyla uygulanan disiplinci iktidarın 19. yüzyıl sanayi kapitalizminde öne çıkmış bir dizi başka organizasyonda da (fabrikalarda, okullarda, kışlalarda, bürolarda, hastanelerde vb.) yaygın olarak kullanıldığını belirtir.
‘Görünmez iken gözetleyen’ disiplinci iktidarı yaşayanlar ise bu yeni iktidar teknolojisine razı olmaktadırlar. Zira, bireylerin sürekli ‘gözetim altında’ olmaları gerektiği düşüncesi, disiplinin doğal bir parçasıdır. Dolayısıyla Foucault tarafından kullanıldığı biçimiyle Panoptizm, 18. yüzyıldan itibaren Batı toplumlarında artan gözetim ve kontrol mekanizmaları ve bu bağlamda bireylerin sosyal uyarlığını tarif eder. Toplumu, yaşamın bütün alanlarında değişik kurum ve organizasyonlarla kontrol eden Panoptizm ayrıca „iktidarın mikro fiziğini“ ayarlar. Panoptizmin etkisi ise, bir bireyin sürekli gözetleniyor olma ihtimali yönündeki bilinçte saklıdır. Birey, gerçekten gözetleniyor olup olmadığından bağımsız olarak, kendini var olan normlara göre disipline eder.
19. yüzyıldan itibaren kurulan panoptik hapishanelerde mahkumlar, hapishanenin ortasında bulunan gardiyan kulesinden sürekli gözetim altında tutulurken, aradan geçen süreç içinde teknik alanındaki gelişmelerle birlikte kulenin yerini video kamerası almış oldu. İngiliz Jeremy Bentham’in on sekizinci yüzyılda geliştirdiği modelin günümüzdeki karşılığı ise İmrali Cezaevi’dir. 13 yılı aşkın bir süreden beri görülmemiş tecrit koşulları altında tutulan, Temmuz 2011’den beri ise avukatları ve ailesiyle görüştürülmeyip topyekun tecrit edilen Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın kaldığı hücre kamerayla 24 saat gözetleniyor. Çevresi 6 metre yükseklikteki tel örgülerle çevrili koğuşta 7 kamera bulunuyor.
Kürt politik kimliğin ‘ıslah’ edilmek istendiği mekanlar olarak hapishaneler son dönemde Pozantı Cezaevi olarak da yoğunca gündemde. ‘Taş atan çocuklar’ olarak hafızalara kazınan Kürt çocuklarının burada maruz bırakıldığı işkence, cinsel taciz ve tecavüz, Foucault’un anlattığı „iktidarın mikro fiziğinin“ doğrudan yansıması.
Son sayımızı bir bütünen siyasi tutsakların kaleminden makale, öykü ve şiirlere ayırmıştık. Bu sayımızda ise hapishaneler gerçeği ve tecridi farklı açılardan ele almak istedik. Bu amaçla hazırladığımız dosyada avukat Ayşe Batumlu’nun İmralı sistemini incelediği ve Öcalan’a yönelik tecridin sebeplerini sorguladığı yazısını bulacaksınız. Selaheddîn Biyanî de Foucault’un yukarıda bahsi geçen eserinden yola çıkarak, Türk devleti açısından modern iktidarı „büyük kapatılma“ kavramı ekseninde değerlendiriyor. Tekirdağ 1 Nolu F Tipi Cezaevi’nde tutsak olan Hasan Şahingöz, Türk devletinin 1995-2005 yıllarındaki cezaevleri politikasını özetlerken, İHD Cezaevleri Komisyonu Başkanı Necla Şengül, çocuk cezaevlerindeki durumu aktarıyor. Serdar Eroğlu da efsanelere de konu olan tarihin en gizemli mahkumunu yazdı.
Bu sayımızı da ilgi ve beğeni ile okumanızı dilerken, 14 Nisan’da çıkacak 88. sayımıza dek hoşçakalın diyoruz....