
Göçmenlik kendi başına sorunlar yumağıdır. Yabancı bir ülkeye adım attığınızda koşulları kesinlikle eşit olmayan uyum ve adaptasyon mücadelesine bir adım geriden başlarsınız. Çoğu kez toplumsal unsurların karşılıklı eksik veya hatalı beklentileri ile döşeli bir uyum süreci ile bu dezavantajı aşabilenler şanslıdır. Kadınların ve erkeklerin de geçirdiği bu uyum sürecinde içerisinden geldiğiniz kültürün olumlu ya da olumsuz yanları da soruna ve çözüme eşlik eden faktörlerdendir.
Toplumların meşgul olduğu konular var olan sorunlarının aynasıdır
Kadının tarihsel olarak iki kat ezilmişliği gerçeğini eğer göçmenlik bağlamında düşünecek olursak, göçmen kadının entegrasyon ve uyum sürecinin üç kat daha zorlu bir aşamaya yükseldiğini teorik olarak çıkarsamak zor değildir. Çok uzun yıllardır batı dünyasının ‘kadın erkek eşitliği’ noktasında verdiği mücadele ve katettiği yol göçmen kadının özellikle Avrupa’da tutunmasını kolaylaştıran bir faktörmüş izlenimi verebilir. Bu izlenim bir dereceye kadar doğrudur. Bir kısım kanuni düzenlemeler, kadın erkek eşitliği üzerine koruyucu yasalar, cins ayrımcılığına karşı geliştirilmiş ve temelleri atılmış eğitim sistemi, özellikle feodal ilişkilerin tamamen çözülmediği, kadın hakları konusunda geride kalmış toplumlardan gelen kadınlar için göçmenlik koşullarında tutunabilmek açısından çok büyük bir güvencedir. Avrupalı kadın arkadaşlarımdan dahi sıklıkla duyduğum "eşitlik noktasında alınması gereken çok yol olduğu" gerçeği ise tüm dünyada kadın hakları mücadelesinin hala olgunlaşmamış olduğu gerçeğinin en açık göstergesidir.
Toplumların meşgul olduğu konular, var olan sorunlarının aynasıdır. Bu noktada Avrupa’da da bir ‘kadın erkek eşitliği’ sorunu olduğu, en azından yasalar ile güvence altına alınmış hakların henüz yaşam alanlarında tam karşılığını bulmadığı noktasında bir saptamada bulunmak güç olmasa gerek.
Migrasyon ve entegrayon kavramı etrafında dönen tüm tartışmaları göz önüne alacak olursak, göçmenlik sorununun da özellikle Avrupa açısından gündemden hiç düşmeyen önemini kavramak güç degildir. Bu iki sıcak konunun ortak paydası olan göçmen kadınların ayakta kalmak için her alanda misliyle mücadele etmesi gerekmektedir.
Bin yıllardır anneler çocuklarının kulaklarına
masallara gizlenmiş gerçekleri fısıldıyorlar
Sorunun kaynağının tahlilini, uzun soluklu çözümlerin nasıl gerçekleştirilmesi konusunda ciltlerle yazı yazılabilir. Ben farklı bir yol tercih ederek, bir birey olarak çevremdeki kadınları incelemeyi onların başarı öykülerini irdelemeyi tercih ettim.
Bir toplumun en küçük yapı taşı ailede kadın temeldir. Sistemin anaerkilden, ataerkile dönüştüğü ve hiç durmadan değiştiği uygarlık tarihinde kadının söz hakkı evlerden ve de yönetimden eksilmiş olsa da, bin yıllardır anneler çocuklarının kulaklarına masallara gizlenmiş gerçekleri fısıldıyorlar. Tarihimizi onların aktardıklarından, kültürümüzü onların yaptıklarından öğreniyoruz.
Gözlerim çocuklarına anlatıp durduğu 'kıyım' masallarında, aslında onlara kim olduklarını ve dedelerinin ve ninelerinin neden hayatta olmadığını aktarmış analar gördü. Unutmadıkları ve unutturmadıkları geçmişlerini çocuklarına bir gelecek rüyası haline getirmiş kadınlardı onlar. Bir yanıyla bugün milyonların gördüğü düşün ilk yorumlayıcıları...
Onlarca kadının göçmenlik hikayesine de eşlik ettim. 'Gurbet eller'de ailesine kol kanat germiş, çok olumsuz şartlarda dahi vazgeçmemiş kadınlardı onlar.
Kerime: Binlerce benzer hayat sadece hikayesinden biri
Üç küçük çocuğuyla Zürih havaalanına indiğinde başlamış bir kadın göçmenin yolculuğunun, Bern Parlamentosu'na yürüyüş hikayesine de tanıklık ettim. Kerime ablam şahsında tanıklık ettiğim bu başarı öyküsü Dersim’den gelip Erzincan’da kardeş gibi benimsediği kayınbirederlerinin ve ne olursa olsun okumaları gerektiğine inanadığı çocuklarının öyküsüne karışmış bir maceradır. Onun göç öyküsü orda, kocasının altı yıllık yokluğu sırasında ailesine kol kanat gerdiği koşullarda başlamıştır. Hiç hızını kesmeden de yerleştiği İsviçre’de sürmüştür. Bu haliyle binlerce benzer hayat hikayesinden birisidir onunki de...
Onun hikayesini belki bilmiyorsunuz, çünkü kameraların ya da gazete haberlerinin konusu olan genelde kızıdır. Her koşulda arkasında durduğu, kendi hayatını bir adım daha öteye taşıyacağına her zaman inandığı, uğruna en ağır iş koşullarına katlandığı çocuklarının en büyüğünün öyküsüne tanığız çoğumuz. Oysa öykü kızından çok önce başladı.
Onun 'üretimden gelen gücü' sevgidir
Anne bir çocuğu sadece rahminde büyütmez. Bir çocuğun yetişkin olması sürecinde karşılaştığı her zorlukta ilk yardım aldığı yer, korunduğuna kayıtsız şartsız inandığı yer ailesidir. Ve her ailenin koşulsuz ana direği annedir. Bizim kadınlarımız bu gerçek sayesinde çevre koşullarının yarattığı her türlü olumsuz koşula binlerce yıldır direnebilmişlerdir.
Onların 'üretimden gelen gücü' sevgidir. Koşulsuz sunulan ve bir insanın yüreğini tüm insanlığa karşı sevgi ile dolduran bu emek, binlerce yıllık uygarlık serüveninin temel taşıdır. O nedenledir ki, bir topluma soykırım uygulamak isteyen karanlık güçler o toplumun kadınlarını hedef alır. Kadını kaybolmuş , karanlıkta kalmış bir toplumun varlığını sürdürmesi neredeyse imkansızdır. Sadece yeni çocuklar doğmayacağı için değil, doğacak çocuklara aktarılacak toplumsal hafıza eksileceği için de böyledir bu…
Kerime abla ile her sohbetimde köyünün tozlu yollarında gezermiş gibi hissetmem, annesini ve babasını neredeyse bire bir tanıyor gibi hissetmem bundandır belki. O şimdi çok uzakta kalmış Pülümür, köyü ve o aile, o komşular onun bilincinde yaşamaya devam ediyorlar. Ve o aktardıkça da yaşamaya devam edecekler. Sadece çocukları değil, o köyde bir kere dahi bulunmamış yabancılar da ondan dinledikleri ile tanıyacaklar o geçmişi.
Onun elinden yapılmış her yemeğin sizi alıp nesiller öncesine götüren büyüsü burdan gelir. Onun için yemek yapmak karın doyurmak değildir. Amaç bir geleneğin, bir göreneğin her fırsatta sofraya serilmesidir, misafirin tanıması, çocukların sevgisi, torunların öğrenmesidir. Sofraya konulan bir tencere değil, bizim oralardır.
Geçmişin ve bugünün çatışmasına izin vermemek
Tam da bu nedenle yerleşip kök saldığımız topraklarda geçmişimizin öykülerini, anadilimizi, gelenek ve göreneklerimizi çocuklara aktarmamızın önemi kendini gösteriyor. Bugünün dünyasında adım atacak, bugünü keşfedecek çocukların güncel bilimsel bilgi ve yetilerinin yanında kendi kültürleri ile donanmış olmaları gerekiyor. Bunu yaparken de geçmişin ve bugünün çatışmasına izin vermemek görevi yine en çok kadınlara düşmektedir. Dünyanın gelişimini anlayarak o dönüşüm içerisinde çocuklarının aldıkları yolu ya da geçirdiği değişimleri büyük bir anlayışla karşılayan Kerime Abla’da gözlemledim bunu.
"Almancam yeterli midir" diye sormadan kızıyla birlikte seçim çalışmaları süresince sokaklarda İsviçrelilere seçim bildirileri dağıtırken de tanıdım onu. Dilin aslında iletişim için çok fazla öneminin olmadığını, bazen beden dilinin duvarları nasıl yıktığını o gösterdi bana. Önemli olan kendine güvenmektir, haklı ve doğru bir yolda olduğunu bilmektir.
'Ben okuyamadım, okusaydım…'
"Ben okuyamadım, okusaydım…’’ diye başlayan çok cümle duymuşumdur. Bu cümleyi söyleyen her kadının çocuğunu okutabilmek için büyük çabalar gösterdiğinin de tanığıyımdır. Çocuklar için dahi çok zorlu olan göçmenlik koşullarında Kerime ablanın tüm çocuklarını ve özellikle de kızını okutmak için nasıl teşvik ettiğine de tanığımdır.
Kızının yorululduğu ve artık pes etmek noktasını düşündüğü zorlu eğitim hayatı boyunca belki derslerinde ona yardımcı olamamış ama yanına oturup ders çalışmasını izlemiş, ona hep yanında olduğunu mesajını vermiş bir annedir Kerime abla. İki yıllık dil okulundan Gymnasium’a yani liseye geçebilmiş az sayıda çocuktan biri olması gururudur. Bu gururu kızının bitirdiği her okulda, aldığı her başarıda kendinin başarısı gibi duyumsamıştır. Bir eğitimci olarak altını kalın çizgilerle çizebileceğim kurallardan biri budur. Çocuğunuza iki kere ikinin kaç edeceğini öğretecek olan öğretmenlerdir. Anne baba olarak üzerimize düşen çocuğa öğretmeni nasıl dinlemesi gerektiğini ve öğrendiğini nasıl uygulaması gerektiğini öğretmektir. Nasıl öğrenebileceğini öğrenmiş taze bir beyinin alamayacağı bilgi yoktur.
Kalıplardan kurtulmak
Geleceği yetiştirmek yanında geçmişin olumsuz yanlarıyla savaşmak da kadınların payına düşendir. 'Sen kadınsın yapamazsın’, 'Namus’ ve 'Elinin hamuruyla erkek işine karışmak' kalıplarından kurtulamamış bir toplumda bugünün dünyasına ayak uyduracak, geleceği kurabilecek bireylerin yetişmesi zordur.
Kerime Abla Avrupa’da dahi geleneksel yapının kız çocuklarından beklediği ‘evlensin, evini bilsin’ , ‘etliye sütlüye karışmasın’ fısıltıları arkasında kızının oldukça genç yaşta Basel Kanton Parlementosu'na adaylık kararı arkasında da aynı güvenle durmuş, onu her türlü kararında desteklemiş bir kadındır. Onbir yıl süren Kanton milletvekilliğini ulusal alana taşıdığında da kızının arkasındaki en sağlam kale oydu.
Çok teorisini yapamaz belki, ama görerek yaşamıştır Avrupa’da da kadınların bir anlamda ezildiğini. Hele göçmen kadınların bu zorlu hayat şartlarında işlerinin daha da karmaşık olduğunu en iyi bilenlerden biridir. Geldiğimiz yerin sorunlarına olduğu kadar, yaşadığımız yerin de sorunlarına duyarlı olunması gerekliliğinin bilincindedir.
Kerime ablanın hikayesi
O sorunlarını belki tek başına çözecek güçte değil, ama bilincini ve sesini zaman içinde geliştirerek çözümün bir parçası olabilmeyi bilen bir kadın. Çözümün binlerce, milyonlarca parçasından sadece biri... Hepinizin çocukların en sevdiği oyuncak olan Lego parçalarından tanıdığınız gibi yani. Bir anlamda bir araya geldiğimizde milyonlarca parçadan olusan yıkılmayacak bir kale olmamız gerekiyor.
Kerime ablanın yetiştirdiği kız çocuğu şimdi İsviçre Federal Parlementosu'nda sadece kadınlar ve göçmenlerin değil İsviçrelilerin de haklarını savunan bir Kürt kökenli ilk milletvekili olan Sibel Arslan’dır. Bugün Sibel Arslan’ın parlamentoda temsil ettiği değerler ve yaptığı işler onun temelini attığı bir hayatın sonucudur.
Bizim gücümüz tek tek ortaya çıkan başarı öykülerinden damıtılmış ortak mücadelemizdir. Gelip yerleşmek zorunda kaldığımız, tutunmak için çabaladığımız bu diyarlarda geçirdiğimiz her günün bu mücadelenin ete kemiğe bürünmüş halini olduğu bilinciyle yaşamalıyız. Bir kadın olarak, mücadelenin gerekliliği sadece göç etmiş olmamız olgusundan kaynaklanmıyor. Memleketimizde de aynı zor şartlara, aynı dirençle ayakta kalmak için yaşam kavgasını vermemiz gerekliliği inkar edilemez bir gerçektir.
Biz kadınlar açısından aile içi şiddete, eşit işe farklı ücrete, zorunlu evliliklere, kadının yaşamın pek çok alanda geri bıraktırılmışlığına direnirken bulunduğumuz alanın neresi olduğu sonucu değiştirmiyor. Aynı sorunlar farklı boyutlarda bütün dünyanın sorunudur.
Göçmen kadınlar açısından ne yapmalıyız sorusunun cevabı aslında bir anlamda Kerime ablanın hayatının şahsında çoğumuzun öyküsüdür. Tabii ki kadınlar bu dünyaya çocuk doğurmak için gelmemiştir. Doğurulması ve yeniden kurulması gereken kocaman bir dünya vardır kadının önünde... Belki de bu büyük doğumun sancısı daha onlarca nesil boyunca çekilecektir.
Bu anlamda bir kadının yaşamı başlı başına bir bayrak yarışıdır. Ulaşılacak hedeflerin ucu bucağı yoktur, çünkü bir kadın genelde bir annedir, kardeştir, öğretmendir ve çocukları ve de onların çocukları nefes aldığı sürece o kadının yolculuğu devam edecektir. Bu gerçeği binlerce savaş ve acıyla geçen binyıllar dahi değiştiremedi, değiştiremeyecek.