
* Demirtaş’ın Kürt halkını, halkının kimliğini ve halkların ilkeler manzumesini temsil ettiğini vurgulayan Hozat, “Kürtler için bu seçim kesinlikle ideolojiler ve partiler üstü bir seçimdir. Bu süreç, Kürtler açısından ulusal refleksle hareket edip ulusal birliği ve bütünlüğü şart kılıyor” diye konuştu.
* Türk Başbakan’ın Demirtaş ve HDP’ye saldırmasını “Çünkü AKP’nin esas rakibi HDP’dir. Erdoğan HDP’den korkuyor” şeklinde değerlendiren Hozat, ezilen, sömürülen ve ötekileştirilen tüm toplumsal kesimleri temsil eden HDP’nin duruşunun Erdoğan’ı ürküttüğünü söyledi.
* Erdoğan ve İhsanoğlu’nun, zihniyet, politik perspektif ve gelecek vizyonlarının aynı olduğunu belirten Hozat, Demirtaş’ın halklara, kadınlara, gençlere, Alevilere, Êzîdîlere, Hıristiyanlara ve farklı toplumsal kimliklere, eşitlik ve özgürlük temelinde yeni bir yaşam teklif ettiğini vurguladı.
Bu seçimde iki çizginin yarışacağını belirten KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Besê Hozat, “Biri; ezilen, sömürülen halkların ve tüm toplumsal kimliklerin, demokrasi, özgürlük ve eşitlik çizgisidir. Bu çizgiyi Sayın Selahattin Demirtaş temsil etmektedir. Diğeri ise egemenlerin baskıcı, despotik ve sömürgeci çizgisidir” dedi.
KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Besê Hozat, Cumhurbaşkanlığı seçimlerini, HDP projesini, yine bu seçimlerle birlikte ortaya çıkan tartışmaları ve sürecin Kürt Özgürlük Mücadelesi açısından hangi boyutlarda ele alındığını gazetemize değerlendirdi.
Türkiye açısından bu cumhurbaşkanlığı seçiminin önemi nedir?
10 Ağustos’ta ilk turu yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimi, Türkiye’nin yönünü belirlemesi, demokratikleşmesi açısından oldukça önemlidir. Çünkü Türkiye şu anda yönsüzdür ve kesinlikle politik doğrultusunu kaybetmiştir. Türkiye’nin politik rotası şaşmıştır, karışmıştır. Tayip Erdoğan’ın politikaları Türkiye’yi rotasız bırakmıştır. Erdoğan iktidarının yarattığı bu kaos içerisinde toplum bunalmış, nefes alamaz duruma gelmiştir. Şu anda karşımızda Kürtlerle, tüm Türkiye halklarıyla, Alevilerle, kadınlarla, gençlerle, komşu ülkelerle, devletlerle kavgalı bir Türkiye durmaktadır. Nereye gideceği belli olmayan bu çatışma hali Türkiye’yi felakete doğru sürüklemektedir. Kendi içiyle çatışmalı, bölgeyle çatışmalı, dünyayla çatışmalı bu durum normal değil, aksine bir kıyamet halidir. Bu açıdan 2014 yılı Cumhurbaşkanlığı seçimi, sıradan, formalite bir seçim olmayacaktır. Her zaman olageldiği gibi gelenekselleşen bir devlet ritüeli bu seçimde kendisini tekrarlayamayacaktır. Bu seçim halkların, kadınların, gençlerin, farklı inanç ve kimliklerin, tüm toplumsal muhalif kesimlerin kendi geleceklerine karar verecekleri, yönünü kendilerinin belirleyecekleri bir seçim olacaktır.
Bu seçimde iki çizgi yarışacaktır:
* Ezilen sömürülen halkların ve tüm toplumsal kimliklerin, demokrasi, özgürlük ve eşitlik çizgisi. Bu çizgiyi Sayın Selahattin Demirtaş temsil etmektedir.
* Egemenlerin baskıcı, despotik ve sömürgeci çizgisi. Bu çizgiyi de Tayip Erdoğan ve Ekmelettin İhsanoğlu temsil etmektedir.
Dolayısıyla bu seçim, halkların demokratik sistem tercihi ile egemenlerin despotik sistem tercihi arasında bir seçim olma özelliği taşıyacaktır. Bu anlamda bir nevi bu seçim, toplumun nasıl bir devlet sistemi ve siyaset istediğinin referandumu olacaktır. Toplum demokratik bir devlet sistemi ve demokratik bir siyaset mi istiyor? Yoksa mevcut olan baskıcı, despotik, statükocu devlet sistemine ve antidemokratik siyasetine mi rıza gösteriyor? Bu seçimle toplum buna karar verecektir. Zaten bu seçimin diğer seçimlerden farkı da bu noktada önem taşıyor.
Geçmiş seçimlerde toplum alternatifsizdi. Kendisini temsil edebilecek adaydan yoksundu. Devlet, kendi adayını belirliyor, parlamentoda formalite bir seçimle seçiyordu. Ancak bu defa yapılacak seçim öyle bir seçim değildir:
* Birincisi; bu seçimde halk sandığa gidecek. Bu önemlidir.
* İkincisi ise toplum, kendi demokrasi ve özgürlük değerlerini sonuna kadar temsil eden Sayın Selahattin Demirtaş gibi çok değerli ve ilkeli bir adayla seçime gidiyor. Bu çok daha önemlidir.
Bu seçimde toplum kendi adayını seçme şansını kazanıyor ve dolayısıyla Türkiye’nin geleceğine kendisi yön veriyor.
Cumhurbaşkanlığı seçimi 30 Mart’tan sonra aslında HDP’nin kendisini sınayacağı ikinci seçim oluyor. HDP açısından bu seçim nasıl bir öneme sahip?
Demokratik siyaset açısından bu seçim çok şey ifade ediyor. Selahattin Demirtaş’ın çizgisi ve anlayışı demokratik siyaseti temsil ediyor. Demokratik siyasetin Çankaya’ya taşınması, Türkiye’nin çehresini değiştirecek ve yüzde 100 Türkiye’nin demokratikleşmesini sağlayacaktır. İşte gerçek cumhuriyet o zaman kurulacaktır. Demokratik siyaset, halkların bugününe ve geleceğine kendilerinin karar vermesidir. Aynı biçimde kadınların nasıl yaşayacağına kendilerinin karar vermesidir. Tüm farklı toplumsal kimlikler için aynı durum söz konusudur. Bir yerde insanlar, topluluklar nasıl yaşayacaklarına kendileri karar veriyorsa orada demokratik siyaset var, demektir. Demokratik siyaset toplumun demokratik ve özgür yaşama dair binlerce yıldır yarattığı değerlerin ilkeler bütünlüğüdür. Bu ilkelerin pratikleştirilmesi, yaşamsallaştırılmasıdır. Daha açık bir ifadeyle demokratik siyaset, bu ilkelerin özgür yaşama ve demokratik sisteme dönüşmesi, kurumsallaşmasıdır. Bunu yapacak tek kişi bu ilkeler bütünlüğünü anlayışında somutlaştıran Selahattin Demirtaş’tır. Bu açıdan Selahattin Demirtaş’ın kazanması demokratik siyasetin kazanmasıdır. Bu da Türkiye’nin demokratikleşmesi anlamına gelecektir. Türkiye açısından bundan daha büyük bir kazanım ve başarı olamaz.
Güçlü değerlendirilirse bu seçimin HDP açısından da çok büyük bir önemi vardır. Bir defa bu seçim vesilesiyle HDP kendisini Türkiye kamuoyuna çok etkili bir biçimde tanıtma imkanına kavuşuyor. Seçim süreci bir nevi HDP’nin programını, hedeflerini, demokratik siyaset anlayışını Türkiye toplumuyla paylaşma imkanına kavuşmasını sağlıyor. Çünkü HDP, Selahattin Demirtaş’ın temsil ettiği ilkeler bütünlüğünün ta kendisidir. HDP Türkiye’de yaşayan tüm halkların, kadınların, inançların, farklı toplumsal kimliklerin ve eğilimlerin demokrasi, özgürlük ve eşitlik partisidir. Aynı ilkeleri ve değerleri HDP Eşbaşkanı ve Cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş temsil ediyor. Seçimlerde bu anlayışın başarılı olması ve kazanması aynı zamanda HDP’nin başarması ve kazanması anlamına da gelecektir.
Özellikle Kürtler açısından bu seçim ne ifade ediyor?
Türkiye tarihinde ilk defa bir kişi Kürt kimliğiyle Cumhurbaşkanı adayı oluyor. Açıktan kendi kimliğini ifşa ediyor. Bu çok önemlidir. Yüz yıldır yasaklanan, bastırılan, soykırıma uğratılan bir kimlik bugün Cumhurbaşkanlığı’na talip oluyor. Kürt halkı açısından bu çok değerli bir kazanımdır, başarıdır. Bu seçimde Selahattin Demirtaş kişi olarak kendisini temsil etmiyor, Kürt halkını, halkının kimliğini ve halkların ilkeler manzumesini temsil ediyor. Tüm Kürtlerin Selahattin Demirtaş’a oy vermeleri demek; kendi ulusal kimliklerini en güçlü bir biçimde sahiplenmeleri demektir.
Bu seçim Kürtler açısından bir yurtseverlik sınavıdır. Kürtler için bu seçim kesinlikle ideolojiler ve partiler üstü bir seçimdir. Tüm Kürtler açısından böyle bir anlamı ve değeri vardır. Kürtler bu seçimde hiçbir biçimde kendi içindeki ideolojik farklılıklara takılmamalıdır. Kürtler de herkes gibi kendi içinde farklı ideolojik ve siyasal eğilimleri temsil edebilirler. Bu çok normaldir. Dünyanın her yerinde ve tüm halklar içerisinde de bu tür farklılıklar vardır. Türkiye halkı içerisinde de birçok farklı parti ve eğilim vardır. Fakat ulusal çıkar söz konusu olduğunda bu farklılıklar ortak bir payda da buluşuyor. Herkes birbirine kenetleniyor. Kürtlerin de buna ihtiyacı vardır. Yurtseverliğe yakışan en onurlu tutum da budur. Bu süreç Kürtler açısından ulusal refleksle hareket edip ulusal birliği ve bütünlüğü şart kılıyor. Çünkü şu anda söz konusu olan Kürtlerin ulusal kimliğidir, onurudur, ortak çıkarıdır. Bu seçimde Kürt kimliğinin başarıyla çıkması tüm Kürtlerin başarısı, onuru ve gururu olacaktır. Kürtler açısından bundan daha değerli bir şey olabilir mi? Olamaz! İnanıyorum ki her Kürt, Selahattin Demirtaş’ın başarısını kendi ulusal başarısı olarak görecek ve bu temelde Demirtaş’a en güçlü desteği de verecektir.
Seçimin sonucu Türkiye’nin yakın geleceğini nasıl etkiler ya da etkiler mi?
Tabii ki etkileyecektir. Türkiye bir ateş çemberi içerisindedir. Erdoğan’ın liderliğinde AKP’nin izlediği yanlış politikalar Türkiye’yi büyük bir kaosun içine sürükledi. Türkiye’nin şu anda bölgede hiçbir etkisi yoktur. Yanı başındaki komşu ülkeler ile bile derin bir çatışmayı yaşıyor. Bölge yeniden dizayn edilirken Türkiye bunun dışındadır. AKP’nin yanlış politikaları IŞİD gibi bir belayı bölge halklarının ve Türkiye’nin başına musallat etti. Bu ateş söndürülmezse Irak ve Suriye’de olduğu gibi Türkiye’yi de yakıp kül edecektir. Taş üstünde taş bırakmayacaktır. Görüyoruz Suriye ve Irak ne haldedir! İnsanın içi kan ağlıyor! Türkiye bu siyasetinde ısrar ederse aynı durumu kendisi de yaşayacaktır. Bu kaçınılmaz bir sondur. Her tarafı ateş sarmışken ve her gün bu ateşe benzin dökülürken Türkiye bunun dışında kalabilir mi? Bu mümkün değildir. İşte Cumhurbaşkanlığı seçimi esas olarak bu noktada önem kazanıyor. Bu seçimde Selahattin Demirtaş’ın temsil ettiği demokratik siyaset kazanırsa bu ateşi söndürebilir, en azından Türkiye’nin yanmasını engelleyebilir. Aslında Selahattin Demirtaş gerçekten Türkiye için büyük bir şanstır. Selahattin Demirtaş Türkiye’nin bu kötü gidişatını değiştirebilir, savaşsız, sömürüsüz ve özgür bir Türkiye’ye kapı açabilir. Fakat diğer iki aday açısından kesinlikle aynı şeyi söyleyemeyiz. Diğer iki adayın yapacağı tek şey ateşe daha fazla benzin taşımak olur. Bu da Türkiye’nin Iraklaşması ve Suriyeleşmesi demektir ve dolayısıyla Türkiye’nin ölümü demektir.
Erdoğan için, ‘tek adam’ olmak istiyor; İhsanoğlu için ise, ‘eski statükonun adamı’ şeklinde yorumlar var. Yine ikisi de aynı diyenler var. Bu yorumlara ne dersiniz? Sizce neyi temsil ediyorlar?
Erdoğan ve İhsanoğlu aynı çizgiyi temsil ediyor. İkisi de statükoyu temsil ediyor. Zihniyet, anlayış, politik perspektif, gelecek vizyonları aynıdır. Türkiye halklarına, kadınlara, gençlere, Alevilere, Êzîdîlere, Hristiyanlara ve farklı toplumsal kimliklere vaad ettikleri yeni hiçbir şey yoktur. Zaten zihniyetleri ve dünyaya bakış açıları da hak ve adaleti sağlamaya, topluma özgürlük, eşitlik ve demokrasi getirmeye elvermiyor. Erdoğan ve İhsanoğlu sistemin has adamlarıdır, egemen sınıfın temsilcileridir. Halkla, toplumla, toplumun ihtiyaçları ve çıkarlarıyla bir ilgileri ve ilişkileri yoktur, olamaz da. Halk ve onlar iki ayrı dünyadır. Erdoğan ve İhsanoğlu’nun dünyası savaş ve sömürü dünyasıdır. İkisi de toplumu sömürerek ve ezerek yaratılan şaşaalı dünyanın adamlarıdır. İkisinden halklar lehine bir şey beklemek hayaldir ve kendini kandırmaktır.
CHP-MHP’nin ortak adayı E. İhsanoğlu tartışılan bir isim. CHP’nin MHP-BBP gibi milliyetçi/ırkçı partilerle ortaklaşması ne anlama geliyor?
CHP, İhsanoğlu’nu aday göstererek bitişini ilan etmiştir. CHP iflas etmiştir. Bir bakıma aslında fiili olarak kendisini feshetmiştir. CHP diye bir parti yoktur. Doğrusunu isterseniz halen neden CHP deniliyor anlamış da değilim. CHP tamamen MHP ile bütünleşmiştir. Aslında bir kongre yapıp resmi olarak da MHP’ye geçme kararı alsa daha ilkeli davranmış olacaktır. Ve belki bu tutum ona bazı çevrelerden biraz saygı da kazandıracaktır.
CHP’nin MHP ile bütünleşme süreci aslında yeni gelişen bir süreç değildir. CHP yıllardır statükocu, tekçi, inkarcı ve anti demokratik politikaları ile aslında hep ikinci bir MHP gibi hareket etti, Türkiye siyasetinde çok kötü bir rol oynadı. Aslında bence MHP varlığını CHP’ye borçludur. CHP’nin böyle bir siyaseti olmasaydı bugün MHP’nin esamesi bile okunamazdı. Yerel seçimler bu gerçeğin bir devamıydı. CHP yerel seçimlerde MHP’lişen yüzünü daha belirgin bir biçimde ortaya koydu ve bir MHP’liyi Ankara adayı gösterdi. Kılıçdaroğlu bozkurt işaretiyle meydanlarda halkı selamladı. Birçok yerde MHP ile ittifak geliştirdi. Cumhurbaşkanlığı ittifakı da bu zemin üzerinden ortaya çıktı. Ama unutmayalım ki bu zemin onlarca yılın birikiminin sonucudur. CHP sosyal demokrat olma iddiasını tümden kaybetmiştir, dibe vurmuştur. Zerre kadar halkı ve toplumu temsil eden bir duruşun içinde değildir. Halkları, inançları asimile etme perspektifiyle kurulan CHP artık gelinen aşamada miadını doldurmuştur. Geldiği nokta bir de bu gerçeği ifade ediyor. CHP’nin şahsında Türk devletinin asimilasyonist, soykırımcı politikaları çökmüştür. Aslında CHP şahsında çöken bir nevi MHP’dir de.
Başbakan Erdoğan Tekirdağ mitinginde, “HDP parlamenter sistemde yer almamalıdır, HDP’yi Meclis’e sokmamak lazım” tarzında her zamanki gibi saldırgan ifadeler kullandı. Başbakan neden HDP’yi bu kadar hedef alıyor, hatta hedef gösteriyor?
Çünkü AKP’nin esas rakibi HDP’dir. Erdoğan HDP’den korkuyor. HDP gücünü halktan, toplumdan alıyor ve Erdoğan halkın bu gücünden korkuyor. AKP ile CHP ve MHP iki elmanın yarısı gibidir. HDP ise halkların demokrasi ve özgürlük partisidir. Ezilen, sömürülen ve ötekileştirilen tüm toplumsal kesimleri ve kimlikleri temsil ediyor. Topluma özgür yaşamı, demokratik sistemi vaad ediyor ve bu hedefe uygun ilkeli çalışıyor, siyaset yapıyor. HDP’nin bu ilkeli, halkçı ve demokratik duruşu Erdoğan’ı kızdırıyor, ürkütüyor, kendisinden olmayanı düşman görüyor. HDP’nin güçlenmesini kendi bitişi olarak algılıyor. HDP’nin büyümesinde ve güçlenmesinde temsil ettiği egemen çizginin bitişini görüyor. Telaşı ve saldırganlığı bundandır.
HDP, Türkiye’nin demokratikleşmesinde Türkiye’nin tek ve son şansıdır. Bunun kıymetini çok iyi bilmek lazım. Bunu bilerek HDP’yi güçlendirecek politikalar üretmek ve çok yoğun bir biçimde çalışmak gerekiyor. HDP, Türkiye siyaseti üzerinde ne kadar etkili olursa Türkiye’nin geleceği bir o kadar özgür ve demokratik olur. Tabii ki Erdoğan ve partisi HDP’nin demokratik siyasetiyle Türkiye’de etkili olmasını istemiyor. Çünkü demokratik siyaset etkili olursa AKP’nin anti demokratik siyaseti biter.
Kürdistan’da AKP ve KDP çeperinde geçinmeye çalışan, biraz da PKK düşmanlığıyla hayat bulan bazı zümreler, “Erdoğan’ı destekleyeceğiz” dedi. Erdoğan daha mı Kürdistani, ne dersiniz?
HDP Kürtler de dahil tüm halkların çıkarını, hak ve özgürlüklerini temsil ediyor. HDP, Türklerin olduğu kadar Kürtlerin, Kürtlerin olduğu kadar Ermenilerin, Asuri-Süryanilerin, Çerkezlerin, Lazların, Gürcülerin, Arapların, Pomakların, Alevilerin, Êzîdîlerin vb. tüm toplumsal renklerin, kimliklerin partisidir. HDP Kürtler başta olmak üzere tüm halkların özgür ve demokratik yaşamasını savunuyor ve siyasetini bu temelde yürütüyor. Irkçı/dinci/cinsiyetçi değildir. Yönetime halkların, kadınların doğrudan katılımını esas alan, halkın kendi kendisini yönetmesini sağlamaya çalışan ve siyasetini radikal demokrasiye oturtan bir partidir.
AKP Kürdistani bir parti değil, olamaz da. AKP dini istismarla Kürtleri asimile etmeyi hedefleyen ve bu hedefe uygun kurulmuş bir partidir. Kim ki AKP’nin Kürtleri temsil ettiğini söylüyor ve AKP’ye bu amaçla destek verdiğini iddia ediyorsa o kişi ve kesimler kesinlikle asimilasyonist ve sömürgeci politikaların birer parçasıdır. Kirli ve karanlık yüzlerini gizlemek için Kürtçülük, milliyetçilik silahına sarılıyorlar. Milliyetçi söylemlerle gerçek niyetlerini gizlemeye çalışıyorlar. Bu kişi ve kesimler gerçek mana da milliyetçilik yapmasını bile bilecek durumda değiller.
Birçok sanatçı, aydın, yazar Selahattin Demirtaş’a oy vereceğini deklare etti. İktidara bulaşmamış Müslümanlar, Aleviler, sol ve demokratik çevreler ve partiler, inanç grupları, halklar, emek örgütleri ve kadın örgütleri de Demirtaş’ı destekliyor. Bu tablonun sandığa yansıması ve elde edilecek sonuç Türkiye demokrasi mücadelesini nasıl etkiler?
Sayın Selahattin Demirtaş’ın adaylığına Türkiye demokrasi güçlerinin ve bu güçlerin en dinamik yapısı olan kadın ve emek örgütlerinin çok yoğun bir ilgisi ve desteği var. Bu, Türkiye demokrasisi açısından oldukça sevindirici ve umut verici bir gelişmedir. Bu seçim süreci Türkiye demokrasi güçlerini ve sistem dışı kalmış, muhalif tüm toplumsal kesimleri, iç dinamikleri bir araya getiriyor. Türkiye demokrasisinin de zaten buna ihtiyacı var. Türkiye ve Kürdistan demokrasi güçleri bir araya gelmez ve ortak mücadele cephesi oluşturmazsa Türkiye’de demokrasi gelişmez. Türkiye’nin demokratikleşmesi, demokrasi güçlerinin ortak mücadelesiyle yakından bağlantılıdır. Selahattin Demirtaş’ın bu seçimde başarılı olması her bakımdan Türkiye’de demokrasi mücadelesini güçlendirecektir, bu mücadeleyi büyütecektir. Hiç şüphe yok ki, Selahattin Demirtaş bu mücadelenin bir neferi ve en iyi temsilcilerinden biridir. Türkiye demokrasi güçleri bu gerçeği bildikleri ve gördükleri için Demirtaş’a güçlü bir biçimde desteklerini sunuyorlar. Kadın hareketleri de aynı biçimde.
Özellikle kadınlara yönelik bir mesajınız var mı?
Selahattin Demirtaş’ın temsil ettiği ilkeler bütünlüğünün ve demokratik siyasetin başarısı kadın özgürlük mücadelesine en büyük katkı olacaktır. Bu gelişme toplumsal özgürleşmenin zeminini çok fazla güçlendirecektir. Kadın hak ve özgürlüklerini güvenceye alacak ve kadına geniş bir mücadele, özgür yaşam ve demokratik siyaset alanı açacaktır. O açıdan Türkiye ve Kürdistan’da tüm kadın örgütleri, kurumları ve örgütlü yapıları, Sayın Selahattin Demirtaş’ın kazanması için güçlü bir çalışma yürütmeli ve kesinlikle seferber olmalıdır. Tüm kadınlar oyunu Demirtaş’a vermelidir. Demirtaş’ın kazanması için çalışmalıdır. Kazanan, başaran Demirtaş, kazanan, başaran kadın özgürlük ve demokrasi mücadelesidir.
AVAŞİN ADAR/BEHDİNAN