Paralel devlet konusunda en kapsamlı en derinlemesine analizleri yapan şüphesiz Abdullah Öcalan. Bunda bu yapıya açıktan savaş ilan edip bunu toplumsal bir desteğe bağlayan tek gücün PKK olması elbette belirleyici bir unsur. Abdullah Öcalan’ın üzerinde durduğu “paralel devlet” sadece Fettullah Gülen Cemaati’nden ibaret değil. Kökleri cumhuriyetin kuruluşuna kadar uzanan bir devlet içi yapılanmadır. Gülen cemaati bu yapının içindeki uygulayıcı unsurlardan biridir. Bu anlamıyla Paralel devlet seçimler yolu ile göreve gelen hükümetlerin “iktidarlaşmasını” engelleyen devlet içi derin bir güçtür. 

Tayyip Erdoğan 2003 yılında başbakan sıfatı ile bu durumu şöyle ifade ediyordu, “Sistem hükümet olmaya fırsat veriyor ama iktidar olmaya fırsat vermiyor. 364 tane milletvekiliniz veya oyunuz olsa da... Bürokratik oligarşi konusuna son zamanlarda sık sık vurgu yapıyorum. Kastettiğim şey, devletimize kapaklanan ya da devletten nemalanan bazı insanların ve anlayışın, kendilerinde ‘ben devletim’ deme hakkını bulmuş olması. Özellikle devlette çöreklenmiş her türlü değişime direnen, her fırsatta Türkiye’nin büyümesinin önüne takoz koyan anlayışı kastediyorum. Zaman zaman Türkiye’yi krize sokan da bu anlayıştır (11. 06. 2003/Radikal Gazetesi).”

Erdoğan daha sonra -özellikle son iki yıldır- yeni iktidarı oluşturmak adına Ergenekon denen yapının tesis ettiği vesayeti, “Bürokratik oligarşi” olarak adlandırıyor ve onunla mücadeleyi vadediyordu. Erdoğan’a başbakanlığın yolunu açan 28 Şubat sürecinde Gülen Cemaati Necmettin Erbakan hükümetine karşı açık bir tavır alarak MGK safında yerini almıştı. Milli görüş geleneğinden gelmesi hasebi ile Gülen Cemaati ile aynı kazanda eti kaynamayan Erdoğan’ın Gülen’le ittifakı, Erbakan’ın tasfiyesi ile boşalan siyasal alanı ılımlı İslam kimliği ile işgal etme kararı ile başladı. O güne kadar Gülen Cemaati ve Fethullah Gülen’e hiç de sıcak bakmayan Erdoğan uluslararası lobinin olurunu almak için bu ittifaka ihtiyaç duyuyordu. Gülen’in derin devlet bağlantıları tarihsel olarak daha derinlerdeydi ve devlette yerleşik kadroları mevcuttu. Erdoğan’ın bu ilişki ve kadrolara ihtiyacı vardı. 

Kısa geçmişe bakacak olursak batı merkezli uluslararası konjonktür seksen sonrası bölgede ılımlı İslam’ın gelişmesi için ortam yaratma eğilimine girdi. Askeri darbe sonrası başbakan olan Turgut Özal’ın İslami gelenekten gelen bir siyasetçi olmasına karşın izlediği batı yanlısı liberal politikalar bir milat sayılabilir. Yine cemaatlerin siyasal yaşamdaki yeri ve etkisi de Özal dönemimde meşruiyet kazandı. Cemaatlerin siyasete direk katılımı siyasal İslam’ın tabana kadar yayılmasının önünü açtı. Kuruluşu 1950’lerde ABD destekli Komünizmle Mücadele Dernekleri’nden gelen Gülen Cemaati’nin sahneye çıkışı da işte böyle bir alt yapıya sahipti. 

Doksanların ikinci yarısında Erbakan dolayısıyla batı karşıtı klasik milli görüşün tesviyesi ile ortaya çıkan AKP (Erdoğan) bu ılımlı İslam’ın siyasal versiyonu olarak devreye girdi. Erdoğan’ın başbakanlığa başladığı yıllarda “BOP’un eş başkanı olduğunu” yüksek sesle dile getirmesi bunun ilanı idi. Kısa sürede beklediğinden daha ciddi bir oy desteği alan Erdoğan zaman içerisinde paralel yapının ılımlı İslam kanalı olan Gülen Cemaati’ni tasfiye ederek onun kapladığı sosyal ve ekonomik alanı da kendi uktesine almaya karar verdi. 

İktidar perspektifi olmayan Cemaat devlet aygıtı içinde ordu, emniyet ve eğitim başta olmak üzere sinir sisteminde “sivil” kimliği ile var olmayı tercih ediyordu. Böylelikle ülkede hükümetler değişebilir ancak cemaatin devlet içi yapılanması kalıcılığını garanti altında tutabilirdi. Bu süreçte Cemaat sivil hükümetler ile paralel devlet arasında zaman zaman arabulucu zaman zaman denge unsuruydu. Cumhurbaşkanı yaverleri, genelkurmay başkanı yaverlerinin cemaat mensubu olması gizli bir faaliyetin ürünü değildi. Bunlar hiyerarşik devlet yapılanması içerisinde ilişkiyi sağlayan kontaklar olarak görev yapan unsurlardı. Bir nevi illegal üçüncü alan aktörü.

15 Temmuz darbe girişimi sonrası 24 saat içinde ortaya çıkan ve tüm dünyayı şaşkına çeviren yüz binlerce ismi barındıran cemaat kadrolarına ilişkin listeler devletin resmi evrakı niteliğinde olduğu için operasyonlar bu kadar hızlı başlayabildi. 15 Temmuz sonrası ilan edilen OHAL de Erdoğan’ın paralel devlet içinde Gülen Cemaati’ne karşı yaptığı açık darbeydi. Elbette OHAL darbesi de kendinden önceki tüm darbeler gibi imha edilecekler listesinde Kürtleri, solcuları ve diğer ötekileri barındırmaktadır. Ancak temel amacı paralel devlet içinde var olan cemaati temizleyerek onun yerine Erdoğan kadrolarının doldurulmasıdır. Erdoğan devlet içinde örgütlenen paralel devlet yapılanmasının bir unsuru olan Gülen Cemaati’ni tasfiye ederek onun yerine kendi pragmatik “İslami kimliğini” kurumsallaştırma derdinde. Gülen’in batıya açık İslam anlayışına karşılık paralel devlete bugün egemen olana selefi eğilimi Erdoğan temsil etmek istiyor. Cemaate yakın isimlere ait trilyonluk şirketlere kayyım yolu ile el konması ciddi bir sermaye transferine işaret ediyor. Derin devlet yapılanması içerisinde çok büyük bir para el değiştiriyor. 

Burada dikkat çekmek istediğim bir başka husus Erdoğan’ın Gülen Cemaati için ısrarla kullandığı “Paralel devlet yapılanması” ifadesidir. Erdoğan bunu yaparken tam anlamıyla bir “cambaza bak” el çabukluğu yapıyor. Gülen Cemaati’ni “paralel devlet yapılanması” ilan eden Erdoğan aslında bugün kendisinin bir parçası olduğu gerçek paralel devleti gizliyor.

Ancak siyasallaşan İslam’ın ılımlı olamayacağı gerçeği hem Mısır hem de Türkiye’de kendini gösterdi. İktidar bloku içinde kendine yer açarken totaliter kimliği öne çıkan Erdoğan bunu paralel devlet uzlaşmasında da Kürt sorununda askeri çözüme teslim olarak gösterdi. Demokratik siyasal bir çözüm yerine Kürt imhasına karar veren Erdoğan paralel devletle uzlaşmasını bunun üzerinden yaptı. Unutmamak gerekir ki Fettullah Gülen de paralel devletin bir parçası olarak sahneye çıktığında bu yapı ile Kürt imhasında rol almak üzere bir anlaşmaya varmıştı. Bugün Gülen Cemaati’nin tasviye ederek paralel devletle uzlaşan Erdoğan’ın bir süre sonra benzer bir biçimde tasfiyeye uğrayacağı açıktır. Cemaat Kürt savaşında vadettiği “başarıyı” gösterebilse bugün bu tasfiye sürecini yaşamayacaktı. Yarın Kuzey Kürdistan’da ve Rojava’da Kürt savaşını kaybeden Erdoğan da aynı şekilde tasfiye olacak. 17-25 Aralık operasyonları ile uluslararası yolsuzluğa karışan Erdoğan’ın bugün tasfiye edilen Gülen Cemaati ile ilişkilerini itiraf ettiği, “Ne istediler de vermedik” sözlerinin kendisini tasfiyesinde delil olarak karşısına çıkacağı da muhakkak.