Kızılbaşlığın batıni tarih ve toplum felsefesinde “hakikat”, Hz Hüseyin’in yoludur ya da bu yolun içeriğidir. Hace Bektaş Veli’nin adına bağlanan Dört Kapı Kırk Makam Öğretisi’ne göre ise insan-ı kâmil aşamaları sıralamasında son sırada yer alan ve muhiplerle özdeşleştirilen; “Hakk’ı görme, Hakk’ın gücü içinde erime” evresi olarak algılanır; bu bağlamda “hakikat kapısı”dır ya da bu kapının içeriğidir. İçerik kapsamında, Hakk’ın, yol erinden özelliklerini alarak yerine “kendi özelliklerini” koymasıyla beliren “özdür.”
Sûfi kültürde, düşünceyle nesnenin ya da tasavvufi sunumla nesnel sunumun “uygunluğudur” hakikat. Varlığın “özü, canı, ruhu”dur, yani varlığın özünde “keşfedilen” şeydir; bu bağlamda “batındır” ya da “batının bilgisidir.” En önemlisi, diyalektik karşıtlığın “acı” yanıdır; bu bağlamda “acının oğlu” ya da “kızıdır.”
Yol’un hakikati
Hakikat bir “ilham makamıdır.” İlham, kulun kendi isteği, gücü ve çalışmasına bağlı olmaksızın, doğrudan tanrı vergisi olarak kalbe atılan, gönüle doğan “anlam, sezgi, bilgidir.” Akıl ve duyuların aracılığı olmaksızın, tanrısal gerçeklerin ve sırların, varlık ve olayların içyüzünün, “velinin gönlüne doğması” biçiminde algılanır. İlham, ancak arınmış gönüllere iner. Akıl ve duyu yanılgılarından uzak olduğu için, ilham’da “aldanma ve yanılma” payı yoktur.
Akılla “çelişir” gibi görünen bu durum aslında bir “görüntüdür.” Şeriat ve tarikat kapılarında akılla donanan ve artık fazlaca bir düşünme eyleminde bulunmadan da akılla gidilen sürecin sonuçlarına ulaşabilen insan, “üretici” insandır. Bu üretici insan marifet kapısıyla birlikte ve inanç kanalında, “Hak’la Hak” olmayı amaçlayan bir varlık olarak öne çıkar. “Sezgileriyle” yürüyor gözükür. Daha doğrusu genelde marifet kapısıyla, özelde hakikat kapısıyla tanrı yolundaki yol eri; inanç varlığı ile somut varlığının örtüşmesi sürecinde, normal insanlardan farklı kimi yetilerle, doğaüstü güçlerle donanmaya başlar. Bu durum, halk adına, topluluk adına kimi yükümlülükleri üstlendiğini gösterir. Üstlendiği yükümlülüklerin gücü, birey gücünün üstünde olduğundan, dışarıdan bakıldığında “duyular ötesi bir kanalda” ilerleniyormuş izlenimi uyandırır. Aklın altyapı görevi üstlendiği bir zeminde; “toplumsal güç”, inanç yaratısı biçiminde “öne” çıkar.
“Gizli, örtük ve perdelenmiş” olan ve toplumsal güçle giydirilmiş durumda bulunan tanrısal gerçeği açığa çıkarmak, hakikat kapısındaki can ehli için bir tür “keşif” olarak algılanır.
Yol erinin, gizli hakikatı açığa çıkarması “üç aşamada” gerçekleşme olanağını bulur:
1) Aklını kesin kanıt kullanarak, tanrı hakkında kesin bilgi sahibi olma (muhadara-ilm el-yakin);
2) Açıklama ve bilim yoluyla bilme (mükâşefe-ayn el-yakin);
3) Tanrı vergisi olan bir esinle aracısız bilme (müşahede-Hakk ül-yakin).
Tanrı yolunda manevi yolculuğuna çıkan yol eri hakikat kapısına ulaştığında; seyr illallah (Tanrı’ya yolculuk), seyr fillah (Tanrı’da yolculuk) ve seyr maallah (Tanrı’yla birlikte yolculuk) seyrü sülük aşamalarını tamamlamış ve seyr anillah (Tanrı’dan yolculuk) aşamasına ulaşmış olur. Ve Hak’tan halka “göç” eder.
Gizli hakikatı açığa çıkaran kâmil insan, “Hak’tan halk’a indiğinde” yeteneğini/yorumunu kutsayacak olan “inancını” oluşturur. İnancın çizdiği yuvada, “nefsin ölmesiyle” bir gönül yaşamı başlar. Böylesi bir gönül yaşamı süren mürşidin, gönülleri ferahlandıran manevi gücü, “nefes” olarak algılanır. Nefesiyle bir mürşit hakikati, “gülbank” kalıbıyla şöyle seselendirir (1):
Aşk ile...
Bizler, bizi ebedi gerçeğin özüne götüren birlik dolusunu içtiğimiz için ilahi ezbere ihtiyacımız yok, diye bağırıyoruz.
Asıl gerçeğe, ebedi gerçeğe ulaşarak Hakk’a kavuştuk; bunun için mihraba gereksinmemiz kalmadı, diyoruz.
Yolumuzda canın önemi yoktur, biz Canan’ı arıyoruz; bunun için aşka aşık olduk, aşk sanatı dışında sanat tanımıyoruz, diyoruz.
Bizim nazarımızda kadın-erkek farkı yok; noksanlık, eksiklik senin görüşlerinde, diye çığlık atıyoruz.
Aşkımız bedenimizle mühürlü; diyoruz ki bu mührü kıralım, aşkımızı özgürleştirelim; özgürleştirelim ki o bize öğretmenlik yapsın; egemenle taraf olan örgütlü kutsallığı yerle-bir etsin; despotun saldırısına karşı bir duruş alacak biçimde bizi parçalasın, yeniden kursun, diyoruz.
Bizler gönlü Kabe bilir, gönle ulaşma yolunun kurallarına uyarız; bu nedenle insana secde ederiz; bizim için bundan başka bir ibadet biçimi yoktur, diyoruz.
Biz Kuran’ı insanın yüzünde ve bağlamanın göğsünde bulur, oradaki Kuran’ı okuruz; bu nedenle bize başkaca Kuran gerekmez, diye bağırıyoruz.
Bizler, doğuran doğanın doğuran parçasıyız; bu nedenle vahdet-i mevcutçuyuz; zahir anlaşılmadan batın anlaşılmaz anlayışı gereği, dünya dünyanın bilgisiyle açıklanmalıdır, diye haykırıyoruz.
Tanrı, konuşan insandır; insan konuşan tanrıdır; öyleyse ibadet tanrıyı insanlaştırmak ya da insanı tanrılaştırmaktan başka bir şey değildir; bu nedenle insan, toplum ve doğa, yaratıcı-yok edici tanrının tasallutundan kurtarılmalıdır, diyoruz.
Bizler, şeriata karşıyız-vahyin dışındayız; bizim kendi şeriat-vahiy anlayışımız var; bir şeyler gökten gelip bizim içimize girmez, içimizden dışımıza taşınır; biz onun için bizim şeriatımız-vahyimiz batın anlamında doğanın aklı-insanın aklı, zahir anlamında berekettir, diyoruz.
Bizler aydınlanmanın-insancılığın çocuklarıyız; kendini yitiren insanın yeniden kendisiyle kucaklaşmasını istiyoruz.
İnsanseverliğin egemene karşı mücadele koşullarında üretildiğini ve ezilen-sömürülen sınıf insanının acısıyla-sıkıntısıyla geleceğe taşınabileceğini söylüyoruz.
Bizler, geleceğe taşınabilmek için yaşarken ölmek, Hakk’a yürüyünce yeni bedenlerde dirilmek, yani kendi hiçliğimizden doğmak, kendi hiçliğimize dönmek, böyle böyle ölümsüzleşmek istiyoruz.
Egemenin, özgürlük mücadelesi karşısında bir silah olarak taşıdığı ölümü, düşünce özgürlüğüne şantaj yapmak için kullandığı bir rehine olarak algılıyor ve onu felsefemizden çekip atıyoruz.
Özgür bir insan ölümden başka her şeyi düşünür ve bilgisi ölüm üzerine değil, yaşam üzerinedir yargısını öne alarak ölümü ölümsüzleştiriyoruz.
Doğrudan demokrasi zemininde üretilen-yaratılan halkın demokrasisi güncellenerek insanlığın kurtuluş düşüne, yani kâmil toplum düşüne bağlanmalı, yalnızca bizi değil, yaralı bilince sahip tüm insanları kurtuluşa taşıyacak düşümüz yeniden canlandırılmalıdır, diye çığlık atıyoruz.
Kendini bil buyruğunun izinde doğa yasalarından farklı her türden insan doğası yasasını inkar ederek doğa üzerinde yaratıcı-yok edici tanrıya güç veren dinsel düşüncelere-inanışlara başkaldırıyoruz.
Aynı gücü doğa üzerinde insana veren çağdaş-evrensel bir düşüncenin üreticisiyiz-yaratısıyız, diyoruz.
Yalnızca canlı emeği değil, ölü emeği de dirilten, beyinleri çalışmaya, ruhları hissetmeye çağıran, birer dai olmanın zamanı geldi de geçti bile, diye haykırıyoruz.
Eğer ulularımız-pirlerimiz-kurucu kimliklerimiz haksız yere öldürülmeselerdi biz bunları söyleyemeyecektik; bize bunları söyleme olanağı verdikleri için kendilerine teşekkür ediyoruz.
Dallarından düştük aşk-ı muhabbetlerimizi sunuyoruz; kavgalarını sonsuza kadar sürdüreceğiz, diyoruz.
Bizler, ebedi gerçekler peşinde koşmaktan yanıp yakınan ama yılmayan insanlarız. Ezelde evet dedik ve bu sözümüzden asla dönmeyiz.
Dileriz sözlerimiz, sözlerimizle dile getirdiğimiz kararlığımız Hak defterine kayıt edilir, unutulmaz, hep hatırlanır. Gerçeğe Hû! Eyvallah!(2)
Hakikat olarak acı
Canımızı ve yaşamımızı nasıl hiçleştireceğimiz; “acıdan muaf tutarak” hiçleştirdiğimiz canımızın ve yaşamımızın sancılar içinde hiçliğimizden nasıl doğacağı hakikatin anlaşılması bakımından yaşamsaldır. Özünde “ölmeden evvel ölmek” ya da “yaşarken dirilmek”, önsüzden-sonsuza doğru uzanan sarmal bir yay üzerinde zahirden batına ya da batından zahire gidip gelme; “kusurlu ve acı çeker” durumdan “kusursuz ve acı çekmez” hale dönüşmedir. Canı bedenin, canlılığı yaşamın “zincirlerinden” kurtardığımızda inim inim inleyen canlı doğanın karşısında alnına kurşun sıksan “kan akmayan”, ağlarken bize kıs kıs gülen “olağanüstülüğün” çocuklarını buluruz. Harikuladenin çocukları harikalar olarak algıladığımız bu çocuklar, “eylemsizlik” ölçü alındığında “can-Canan ve ölüm”dür.
Bizler kendi hiçliğimize, gelecek yaşamı üretirken bunun “bedeli” anlamında ne gibi bir acı çekeceğimizi “öğrenmek” için taşınırız. Çünkü hiçliğe taşınmadan çektiğimiz acı geleceği kurmaktan “sakınmanın”, halde yaşamın çelişkilerinden “uzak” durmanın “bedeli” durumuna geldi de ondan. Sistemin bize öğrettiği “terbiyenin” kabuğunu kırmanın, diyalektik karşıtlığın “acı” yanıyla buluşmanın zamanı gelmiştir artık. Yaşamın “kaçınılmazlığı“ bizlerin “zorunluluğu” ise eğer, hiç zaman yitirmeden “hakikat” olarak algıladığımız “geleceği kuracak olan acılarımızla” buluşalım; ayrılmanın “kalabalığında” azalalım ya da toplanmışlığın “yalnızlığında” çoğalalım. (3)
(1) Korkmaz, Esat; Dört Kapı Kırk Makam; Anahtar Kitaplar Yayınevi; Genişletilmiş Üçüncü Baskı; İstanbul- 2008; Sayfa: 205-230 arası
(2) Korkmaz, Esat; Kitap/Yol Rehberi/Gülbanklar-Erkânlar; Demos Yayınları; İstanbul- 2009; Sayfa: 38-39-40
(3) Korkmaz, Esat; Hiçlik Defteri-I-; Anahtar Kitaplar Yayınevi; İstanbul- 2009; Sayfa: 10-11a
ESAT KORKMAZ: Enel Hak noktasının Gerçeği hakikat