Maddi varlıklar insan hayatında önemli yer tutarlar. Kimi zaman birey olarak da “varoluş”un öznesi olurlar. “Yokluk” karsısında “varlık”ı tanımlarlar. Ancak doğru bir tanımlama değildir bu…
Sahip oluş, yani varlık; düşünce ve eylem edimiyle doğrudan ilişkili bir durum olarak gelişir. Sorunlar karşısında eylemi olmayanların varlığı da olmaz. Özellikle ağır travmalar yaşayan, uygarlık gelişiminin dışında tutulmaya çalışılan Türkiye gibi toplumlarda bu çok daha böyledir.
İnsan düşünce ve eylem (tepki) yetisini yitirdiği an kendisini de yitirir çünkü…
Kanevsky’in şu sözleri insan olarak kendini yitirme sürecine giren bireyin trajik öyküsünü de anlatır gibidir.
“Bir gün insan virgülü yitirdi. O zaman zor cümlelerden korkar oldu ve basit ifadeler kullanmaya başladı. Cümleleri basitleşince düşünceleri de basitleşti. Bir başka gün ünlem işaretini yitirdi. Alçak bir sesle ve ses tonunu değiştirmeden konuşmaya başladı. Artık ne bir şeye kızıyor ne de bir şeye seviniyordu. Bir süre sonra soru işaretini yitirdi ve soru sormaz oldu. Hiçbir şey ama hiçbir şey onu ilgilendirmiyordu. Ne evren ne dünya ne de kendisi umurundaydı. Birkaç yıl sonra iki nokta üst üste işaretini kaybetti ve davranış nedenlerini başkalarına açıklamaktan vazgeçti. Ömrünün sonuna doğru elinde yalnız tırnak işareti kalmıştı. Kendine özgü tek düşüncesi yoktu. Yalnız başkalarının düşüncelerini yineliyordu. Son noktaya geldiğinde düşünmeyi ve okumayı unutmuş durumdaydı.
***
Sorunlar “Son nokta” ya doğru yürüyen bir toplum olmayı başaramamış kalabalıklar gibiyiz...
Türkiye’nin temel sorunlarına tepkisiz kalanlar, sorular sorup sorgulamayanlar sadece etik açıdan eksik kalmazlar; insana ait doğayı da yitirerek sıradanlaşırlar.
Kürt sorunu bazılarının iddia ettiği gibi “etnik kimlikli” bir sorun değildir; ortak coğrafyada yaşayan tüm birey ve toplumların kendini tamamlama, ileriye dönük değişim geçirme sorunudur.
Toplumlar gibi bireyler de kendilerini kuşatan ve/varlıklarını tehdit eden sorunlardan kendilerini yalıtarak “var” olamazlar. Özgür hiç olamazlar… Kürt sorunu karşısında demokratik gösterenler, düşünce ve eylem refleksine sahip olanlar; sorunun çözümünü kolaylaştırırlarken, kendilerini de yeniden yapmış tamamlamış olurlar.
Böyle bir sorunda kayıtsızlık ise, tam tersine yıkıcı güçlerin kedilerini onararak tamamlamasını, egemenliklerini pekiştirmesini sağlar.
Cümleyi şöyle kurmak da yanlış olmayacaktır.
Türkler ve Kürtler olarak yaşamakta olduğumuz trajedinin mayasında 12 Eylül “bananeciliği” ve korku basıncının yarattığı kaçış vardır. Kayıtsızlık hastalığı; toplumsal sorun ve olaylar karşısında demokratik güçleri zayıflatırken, istibdat rejimini güçlendirmiştir.
Dolayısıyla şiddet; sadece onu doğrudan yaşayanların değil, ona kayıtsız kalanlarında sorunudur. Sadece maruz kalanlardan değil, seyirci kalanlardan da çok şey götürür. Onları da bir biçimde yıkar, kendi olmaktan çıkarır.
Kürt sorunu Kürtler kadar Türkler ve diğer halklar açısından da kolektif sorun olma özelliğini korudukça –ki bu her zaman böyledir- bu durum kaçınılmaz olarak gelişecektir. Ahlaki ve/vicdani bir sorun olmanın çok ötesinde anlamlar taşıyacaktır.
Öyleyse bugün her zamankinden çok daha fazla düşünmek ve demokratik tapki vermek zamanıdır...

delil-karakocan@hotmail.de