Katrina fırtınası geliyordu. Bakmayın isminin kız çocuklarına özenle konulacak isimler gibi güzel olduğuna. Öldürücüydü. Dünyanın hakimi, ABD’nin nedense siyahlarını, yoksul beyazlarını ve Latin kökenlilerini öldürdü. 1836 kişi öldü. Binlerce kişi evsiz kaldı. Uzmanlar fırtınanın gücünün kaç olduğunu bildiren açıklamalar yaptılar. –Bitiyorum şu uzmanların işine. Bütün işleri sayılarla karşılaştırmalı jimnastik. Hava durumu sunucuları gibi, işini bitirip, takım elbiseni çıkarmak için eve gidiyorsun. Kendi başına geleceğini bile pek aldırmıyorsun.- ABD hükümeti fırtınaya karşı niye yeterince önlem almadınız sorusuna radyodan, televizyondan anonslar yaptıkları açıklamasını yaptılar. Kabahatin önemli bir kısmı, ölen rahmetlilerin sırtına yüklendi ve muhtemel ölülerin kaybolmasından olacak, zamanda sürüklenip yok oldu. Kimse genellikle siyahların ve mutlaka yoksulların, neden başka yerlere gidemediklerini, nereye gideceklerini filan sormadı.
Küba’ya bir fırtına geliyordu. Ambargo altında yoksul bir ülkeydi. Fırtınanın gene güzel bir adı vardı. Basit evlerinden hamaklarını, bir kaç tane ama beyaz ve çok temiz gömleklerini, üç, beş küçük şeylerini alıp yukarılara çıktılar. Bu fırtına, yine konuya vakıf uzmanların hesaplarına göre, ABD’yi vuran fırtınadan daha büyüktü. Buna rağmen sadece 4 kişi öldü. Devrim her güçlüğe rağmen yine de kendini örgütleyebiliyordu. Bunda tabi ki ABD’nin payı vardı. Sokak savunma Komitelerini ABD’nin domuzlar körfezi saldırısına karşı ilk defa kurmuşlardı. ABD ne kadar övünse azdı. Bir müsibet bin nasihattan iyiydi. Bir sokakta her türlü şeye komiteler karar veriyor ve örgütlüyordu. Devrimden kaç yıl sonra olsa bile ve her şeye rağmen yine de öyle idi.
Elazığ’ı bir hortum vurdu. Televizyonda bir uzman konuşuyordu. Fırtına bu diyordu. Rahatlıyorduk. Artık adını biliyorduk. Tabi ki doğru olarak iklim değişikliğinden söz ediyordu. -Mazoşist bir şekilde bakın demiştik diyordum. Ölürken de biz haklıydık diyecektik.- Bir işçi çadırını uçurdu. Altı işçi öldü. Neden hep işçiler ölüyor diye sormuyorduk. Onlar işçiydi. Kürtler gibiydiler. –Burjuvazi iki sorundan kurtulamamıştı. Sömürgecilik ve proletarya. Aslında ikisi de aynı sorundu. Amele ismi tesadüf değildi.- Geçen hafta İstanbul’da bir yangında da işçiler öldü. Adana’da baraj suları altında kaldılar. Her sene mevsimlik işçiler, traktör römorklarında, kamyon kasalarında filan ölüyorlardı. Sebzelere sıktıkları ilaçlardan kanser olabilecek zamanı bulamayanlardı onlar. Bazıları şanssız oluyor, bazıları daha da çok şanssız oluyordu. Kimse işçiler neden çadırlarda, şantiye binalarında yaşıyor diye sormuyorlardı. Yıllar sonra bir başka dünyada bizim dünyamız anlatan belgesellerde -alttan bir İngilizce anlatımla, ki mutlaka böyle olmalıdır bir belgesel, biz böyle öğrendik kaptan Custo’dan- henüz çözülemeyen bir sır olarak anlatılacaktı.
Ekolojiyi sadece beyaz Türkler, ekolojik demokrasiyi Kürt hareketinin kenar süsü zannedenler, fırtınalar karşısında uzman soğukkanlılığı içinde yitip gidecekler, tabi ki hep birlikte yok olmayacaksak. Bununla birlikte yaşamaya alışmalıyız diyordu uzman. Çok doğru bir fırtınaya ihtiyaç var. Başka bir fırtınaya. Bu sefer aşağının, yoksulun, siyahın, Kürdün, işçinin, baldırı çıplağın fırtınası. Aşağıdan yukarıyı süpürüp atacak koca bir fırtına. Rütbeleri, resmi ve gayri resmi unvanları, kar ve işçi maliyetlerini, neoliberal kentleri ve yanında mutlaka bir sürü bakan ve üç, beş başbakan filan süpürüp atacak bir fırtına. Es rüzgar es.
FIRTINA