HDP'ye yönelik saldırılar sonucu Ahmet Türk bir daha tutuklandı. Bir daha diyoruz, çünkü kırk yıllık siyasetçi Ahmet Türk, bütün demokratlar gibi her faşist darbe döneminde zindana atılmış, simge olmuş bir siyasetçi. Erdoğan'ın fiili başkanlık darbesi de bu kuralı bozmadı. Faşist bir dikta rejimi olduğunu ispat etti.
Birikmiş sorunların patlaması sonucu bölgede ve içeride büyük bir değişim sürecine girilmiştir. Bu süreci durdurmak ya da dondurmak olanağı yoktur. 100 yıllık statüko çökmektedir.
Küresel-bölgesel aktörlerin hepsi de bunun farkındadır ve hepsi de kendi derdine düşmüştür.
Bölgesel aktörler kendilerini ayakta tutma derdindedir. Bu arada güçleri yeterse parsa kapmaya çalışıyorlar.
Küresel aktörler ise bu kargaşa sırasında elindekini kaybetmemek ve fırsat bulurlarsa yeni pay kapmak, bölgeyi kendi çıkarlarına göre şekillendirmek peşindedir.
Bu kurtlar sofrasında herkes tarafından yem olarak görülen, ama esas kazanacak ya da kaybedecek olan ise bölgenin ezilen halklarıdır.
Bölgenin ezilen halkları ya statükonun daha güçlü ama yeni biçimlerle sürdürülmesine boyun eğecek ya da yıkılan statükonun enkazını temizleyip yeni bir dünya kuracaktır, böylece ezilen halklar esarete son verip özgürlüğünü kazanacaktır.
Erdoğan ve AKP 14 sene önce iktidara geldiğinde açılım denen reformlar, demokratikleşme ve özgürleşme vaat ediyordu. Statükoya ve vesayete son verip atanmışlar değil, seçilmişler ülkeyi yönetmeli diyordu.
İktidar yıllarını demagoji ve oyalamalarla heba eden Erdoğan, şimdi de diktasını sürdürebilmek için söylediklerinin, vaat ettiklerinin tam tersini aynı inatla yapmaya çalışıyor.
AKP ilk yıllarında Avrupa Birliği'ni öve öve bitiremiyordu. AB'ye girmek için bütün reformları hızla yapacaklardı. Şimdi her gün AB'ye, NATO'ya küfredip Şangay İşbirliği Örgütü'ne girmekten söz ediyorlar.
İçeride Kürt sorunu başta olmak üzere statükoculuğun yarattığı, kangrenleştirdiği tüm sorunları demokratikleşme açılımları ile çözmek en büyük vaatleriydi.
Şimdi statükoyu ayakta tutabilmek, vesayeti sürdürebilmek için tek çare olarak tek adam diktasını gösteriyorlar. Bunu söylerken de hiç düşünmüyormuş gibiler.
Akan kan duracaktı, şimdi cenaze törenlerine yetişemiyorlar ve her cenazede daha çok kan dökmeyi vaat ediyorlar.
"Komşularla sıfır sorun" dediler, sorunsuz sıfır komşu kaldı. Mayınlı arazileri temizleyip yoksul köylülere dağıtacağız dediler (Gerçi bu palavrayla hepsini de peşkeş çekeceklerdi ya), şimdi bütün memleket mayın tarlasına döndü. Senin ne işin var Kürtlere karşı DAİŞ ile elele Suriye'de, Irak'ta, Mısır'da? Din-mezhep kardeşliği mi dediniz? O zaman oradaki din kardeşlerin de buraya gelir, senin geldiğin gibi gelir. Sonuç işte böyle olur.
Tek parti-tek adam diktasını istikrar ve çözüm gibi gösteriyorlar. HDP'yi tasfiye ederek TBMM'yi Erdoğan'ın özel kalemi ve dalkavukları gibi kullanmak istiyorlar.
Oysa uzağa gitmeye hiç gerek yok:
En yakınımızda, komşularımızdan iki örnek var. Uzun süre tek adam-tek parti diktasının hüküm sürdüğü Saddam Irak'ı ve sık sık seçimlere gitmek zorunda kalan, koalisyonları bile güçlükle kurabilen Yunanistan.
Türkiye Irak'ı örnek alıyor. Türkiye'nin durumu ve geleceği de Irak’tan bile daha kötü gibi görünüyor.
Yunanistan'da ne darbe, ne de darbe tehlikesi var. Yollarda kendi askerini kesen demokrasi kahramanları da yok. Böyle kahramanlara ihtiyaç da yok. Çünkü demokrasinin kendisi var.
Türkiye, ya Erdoğan faşist diktasına boyun eğip içte ve dışta kanlı bir savaş içinde harap olacak ya da bütün ezilenlerin birleşmesi ve direnişiyle bu faşist diktaya son verecektir.
Bütün ezilenlerin eşitliğine, özgürlüğüne dayalı bir demokrasi hepimiz için de tek kurtuluş yoludur. Geleceğimize kendimiz karar vereceğiz.